admin Posts

Dünyâ Yurdunda Haşr ve Neşr

 

Bilinsin ki, ârifin kalbine ilâhî zâtî tecellî geldikde, onun varlığı, bu ilâhî tecellîde muzmahill (çökmüş) olur. Ve fenâ_fillâh dedikleri hâl budur; ve bu hâl “ölmeden evvel ölmek”tir. Bu hâli müteâkıb ârifin abdânî varlığının hükmü zâil ve mütelâşî (aceleci) olup hakkânî varlıkda zâhir olur ki, bu da fenâdan sonra bakâdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ hazretleri (Nisâ; 4/48)(“Tahkîkan Allah Teâlâ, izâfî varlığını müstakil bir varlık zannedip, Hakk’ın müstakil varlığı MUVACEHESİNDE İSBAT İLE KENDİ varlığını Hakk’ın varlığına teşrik eden kimsenin abdânî varlığını hakkânî varlığı ile gafr ve setr etmez. Ve bunun madunu olup bu izâfî varlığın şânından olan nakâis ve mezammı, kulun ezelî istidâdı GAFR VE SETRİ GEREKTİRDİĞİ TAKDİRDE, BU VECHİLE ma’lûm-i ilahi olan KULUN sâbit hakîkati muktezâsınca GAFR VE SETRE İlâhi irade taalluk eyler.” Şu halde ârif-i billah “Senin varlığın bir günahtır ki, diğer bir günah ona kıyas olunmaz.” mısdâkınca, kendi varlığını Hakkın varlığına teşrik etmez; ve Hak Teâla da kemâl-i keremiyle ONA tecellî buyurmakla, abdânî varlığı hakkânî varlığında muzmahil olur. Nitekim Mevlânâ (ra) bu makama işaret buyururlar. Tercüme: “Kıyamet davulunu çaldılar; sûr-i haşri üflediler. Ey ölüler, VAKİT GELDİ; yeni haşr erişti. kabirdekiler ba’s olunup zâhir oldu; sudûrda olan şeyler temyîz olunup meydana çıktı. Sûrun avazı geldi; rûh maksada erişdi.” Ve Şemsî-i Sîvâsî (k.s.) buyurur: Beyt: “Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan / Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan.

İlâhî sıfatların tecellîsi ile kulun sıfatlarının mahvolması, misâlen bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu sûretle ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı setr etmiştir: o dakikada o demir “Ben ateşim” dese doğru söyler. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı İbrâhim’in evâilinde (başlarında) mürûr etti. Abdin varlığı Hakkânî varlıkda gizli ve örtülü olduğu vakit, bu dünyevî neş’etde âhiret neş’eti üzre mahşûr olur (haşr olur). Zîrâ abdânî varlığının helâk olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun büyük kıyâmetidir ve Hak’la cem’ olduğu gündür. Dolayısıyla onun haşr günüdür. Ve mahbûs olduğu beden kabrinden menşûr olup ilâhî tecellînin bahşettiği ma’rifet sâyesinde Hak hakkındaki özel akîde kaydından kurtulur ve sâha-i vesîa-i ıtlâka perrân (uçan) olur.

Şu halde kim ki bu hikmet-i İlyâsiyye-i İdrîsiyye’ye ıttılâı murâd ederse -ki Allah Teâlâ onu iki neş’ette inşâ etti; Nuh (a.s.)dan evvel nebî idi; daha sonra ref’ olundu ve bundan sonra resûl olarak nâzil oldu; Allah Teâlâ onun için iki menzilet arasını topladı- aklının hükmünden şehvetine nüzûl etsin ve mutlak hayvan olsun; tâ ki ins ve cinnin gayri HER BİR dâbbenin keşfettiği şeyi keşfede. İşte bu vakitte O, hayvâniyyeti ile mütehakkık olduğunu bilir; ve onun alâmeti ikidir: birisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin muazzeb ve kimin mün’am olduğunu görür; ölüyü diri ve susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu vechile ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese kâdir olmaz. İşte bu zamanda hayvâniyyeti ile mütehakkık olur. Bizim bir şakirdimiz vardı ki, bu keşf, onun üzerine dilsizlik hıfz olunmaksızın, ona hâsıl olmuş idi; binâenaleyh hayvâniyyeti ile mütehakkık olmadı.

Yani Nûh (a.s.) dan evvel nebî olup semâya ref’ olunan İdrîs (a.s.), ba’dehû İlyâs nâmıyle resûl olarak Baalbek karyesine nâzil oldu. Allah Teâlâ onun için biri nübüvvet ve diğeri risâlet olmak üzere iki menzilet arasını topladı. İmdi kim ki ilyâs (a. s.)ın hikmetine muttali olmak isterse, aklının hükmünden, yani semâdan nefis ve şehvet mahalline, yani arza insin ve mutlak hayvan olsun. Yani eşyâda tasarruf husûsunda aklı müzâhim (sıkıntılı) olmayıp rahmânî vâridâta münkâd olan (boyun eğen) hayvan gibi olsun. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (as)’ın ruhâniyyeti onda müşâhede olunur; ve bu inkişaf indinde hayvâniyyet makamıyla tahakkukun nasıl olduğu bilinir; ve cismânî şehvetler ile tabiî lezzetlerden inkıta’ ile tekrar soyut akıl makamına intikale şâyân olur. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (a.s.)ın rûhâniyyeti onda müşahede olunur; ve bu inkişâf indinde hayvâniyyet makamıyla tahakkuku nasıl olduğu bilinir; ve cismânî şehvetler ve tabii lezzetlerden inkıta’ ile tekrar soyut aklî makâma intikâle şâyân olur. ve bu hayvâniyyet makâmıyla tahakkukun alâmeti ikidir: birisi, kabristan Ziyaretine gittiği vakit, kabrinde kimin muazzeb ve kimin mütenâ’im olduğunu müşâhede eder; ve meyyiti berzahî hayat ile diri olarak görür. Ve sâmiti (susanı) de melekûtî rûhânî kelimelerle mütekellim görür. Ve ka’idi, ma’nevî ve misâlî HAREKETLER İLE mâşî görür. Bu keşfin ikinci alâmeti de, (fethateyn ile) “hares” (dilsizlik) dir. O vechile ki gördüğü şeyi söylemek istese; söyleyemez. İşte bunlar hayvâniyetle tahakkukun alâmetleridir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Bizim bir şâkirdimiz vardı, ona BU KEŞF nasib oldu; velâkin DİLSİZLİK BELİRTİSİ vaki’ olmadığından keşfen vâki olan müşâhedelerini his dili ile tekellüm ederdi; bu sebepten hayvâniyyet makâmıyla mütehakkık olamadı.

Meleklerin Müslümanlara Yardım Ettiği Gazve BEDİR

 

Prof. Dr. Adnan Demircan’ın yazısının ( DERİN TARİH ( Sayı 167 / Şubat 2026 /s.34-40) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Mekkeli müşrikler Medine’ye hicret eden Müslümanlara karşı düşmanlıklarını sürdürdüler. Müslümanları kabul edip bağırlarına basan Ensar’ı tehdit etmeye başladılar. buna karşı tedbir almak isteyen Hz. Peygamber (sas), Mekke’den Şam’a uzanan kervan yollarının güvenliğini tehdit ederek onlara gözdağı vermeyi amaçladı. hicretin ikinci yılında düzenlenen, Şam’dan gelen Kureyş kervanına yönelik askerî operasyon Müslümanlarla Kureyş ordusunu karşı karşıya getirdi. Ramazan ayının 17’sinde vuku bulan savaşta Müslümanlar ilk zaferlerini kazandılar.

Bedir Gazvesi, islâm tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. Gazve’nin meydana geldiği Bedir, Medine’nin güneybatısında olup kuşbakışı olarak Kızıldeniz’e yaklaşık 33 km, Medine’ye ise yaklaşık 113 km mesafededir. Dönemin şartları düşünüldüğünde dört günlük bir yolculukla buraya ulaşılabir.

Hz. Peygamber (sas) ve onun tebliğ ettiği dine inananlar Mekke’de pek çok baskı; zulüm ve işkenceye maruz kaldılar. İslam’ın tebliğinin engellenmesi ve baskıların artması, Hz. Peygamber ve arkadaşlarını M ekke’den ayrılmak zorunda bıraktı. Müşriklerin menfi yöndeki tavırları Medine’ye hicretten sonra da devam etti. Hicret sürecinde Müslümanların bazılarının mallarına el konulmuş; ŞEHİRDE BARINDIRILMAMALARI İÇİN Medinelilerle görüşmeler yapılmış, gözdağı verilmeye çalışılmıştı. Bütün bu gelişmeler Hz. Peygamber’i, Müslümanları koruyabilmek için Mekke’li MÜŞRİKLERE KARŞI ÖNLEM ALMAYA MECBUR ETTİ. Hz. Peygamber’in ONLARA KARŞI KULLANABİLECEĞİ KOZLARDAN BİRİ, medine yakınlarından geçen ticaret kervanlarını rahatsız etmekti. Zira Mekkelilerin EN BÜYÜK GEÇİM KAYNAĞI, Şam’a GİDİP GELEN kervanlarla yapılan ticaretti. Şayet Müslümanlar bu kervanların yol güvenliğini tehdit ederse, KAZANÇLARINA HALEL GELMESİNİ İSTEMEYEN Mekkeliler BELKİ bu düşmanca tavırlarına son verebilirlerdi.

Hicretin 2. YILI ŞABAN AYINDA (Şubat 624) Ramazan orucu farz kılındı: Müslümanlar, ilk ramazan oruçlarını, izleyen ramazan ayında tutmaya başladılar. O günlerde Hz. Peygamber, ŞAM’DAN DÖNEN MEKKELİLERE ait bir kervanın seyrini takibe almış ve bazı sahabileri bu işle görevlendirmişti. nihayet yoldaki kervanın Mekkelilere ait olduğu doğrulanınca Hz. Peygamber 300 KİŞİDEN BİRAZ FAZLA OLAN BİR BİRLİKLE Ramazan ayının ortalarına doğru (12 ramazan 2/8 marat 624) yola çıktı. Birliğin asker sayısı tespit edilirken Mekkelilerin KERVANININ BÜYÜKLÜĞÜ VE KERVANI KORUYAN ADAMLARIN SAYISI TAHMİNEN HESAPLANMIŞ OLMALIDIR. Hz. PEYGAMBER BU SEFER SIRASINDA MEDİNE’DE GÖRME ENGELLİ sahabi İbn Ümmü Mektûm’u VEKİL bırakmıştı. Hz. Peygamber BU SEFER SIRASINDA Medine’de görme engelli SAHABİ İbn Ümmü Mektûm’u vekil bırakmıştı. Resûlullah’ın YOLA Çıkarken amacı, Mekkelilerle bir meydan savaşı yapmak değildi. Bu sebeple Müslümanların hepsi sefere katılmamıştı. Resûlullah, sancağı Mus’ab B. Umeyr’e verdi. Ayrıca Resulullah’ın ÖNÜNDE BİRİ Hz: Ali (r.a.), diğeri ise Ensar’dan biri (Sa’d b. Muâz tarafından taşınan iki siyah sancak da bulunuyordu. Uzun sayılacak BİR MESAFEYE yapılan bu yolculukta müslümanların hepsine yetecek binek yoktu. yanlarında yetmiş kadar devesi olan Müsümanlar yolculuk sırasında bunlara sırayla ÜÇER, DÖRDER KİŞİ BİNİYORLARDI. Hz. Peygamber, Hz. Ali, ve Mersed b. Ebî Mersed ile aynı deveye biniyordu.

Kureyş kervanının sorumluluğu Ebû Süfyan’daydı. Kervan’da BİN KADAR DEVENİN TAŞIDIĞI ELLİBİN dinarlık mal olduğu anlatılır. DAMDAM, DURUMUN VEHAMETİNİ anlatmak için elinden gelen çabayı göstererek Kureyşlileri galeyana getirdi. Ebû Süfyân, KERVANI daha güvenli olacağını düşündüğü daha batıdaki bir güzergâhtan yürüttü. Tehlikeden kurtuldukları kanaatine varınca da ikinci bir haberciyle durumu Kureyş ordusuna bildirdi. Kervan için tehlike kalmadığını haber alan Kureyş ordusundaki bazı kişiler, ARTIK YOLA DEVAM ETMELERİNİN anlamsız olduğu düşüncesiyle geri dönmek istediler. Neticede karşı karşıya gelecekleri insanlar yakınlarıydı. Ama başta Ebu Cehil olmak üzere savaş taraftarları bu fikre karşı çıktılar. Kervan kurtulsa da Müslümanlarla savaşmadan geri dönülmeyecekti. Bu kararı onaylamayan Zühreoğulları Mekke’ye döndü, ANCAK DİĞER KABİLELERE mensup olanlar yola devam ettiler.

Müşrik ordusu Bedir’e doğru ilerlerken Müslümanlar gelişmelerden habersiz Kureyş’in kervanını bekliyorlardı. Kureyş ordusunun sucularını yakaladıklarında onları Ebû Süfyan’ın liderliğindeki kervanın sucuları zannettiler. Sucular doğruyu söyledikleri halde Müslümanlar olup bitenden habersiz oldukları için onlara inanmıyor ve gerçeği söylemeleri için daha fazla baskı yapıyorlardı. Bu sırada namaz kılan hz: peygamber durumun farkına vardı ve böylece gerçek ortaya çıktı. kervan kaçmıştı ve Mekkeli müşriklerden oluşan bir ordu üzerlerine doğru geliyordu. Hz. Peygamber, kölelere KUREYŞ ORDUSUNUN KAÇ KİŞİ OLDUĞUNU SORDU. KÖLELER ÇOK OLDUKLARINI ANCAK SAYILARININ NE KADAR OLDUĞUNU BİLMEDİKLERİNİ SÖYLEDİLER. BUNUN ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER YEMEK İÇİN GÜNDE KAÇ DEVE KESTİKLERİNİ SORDU. KÖLELER BİR GÜN DOKUZ, BİR GÜN ON DEVE KESTİKLERİNİ SÖYLEDİLER. BUNUN ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER MÜŞRİKLERİN 900 ile 1000 KİŞİ CİVARINDA OLDUĞUNU SÖYLEDİ.

Câmî ve Tasavvuf

 

Câmî‘nin sûfî, âlim, şâir, idârecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanı sıra en yakın şakirdlerinden birisi olan Abdulgafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda ma’nevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s.3,9; Bâharzî, s. 125.) Câmî’nin Herat ya da başka yerlerde idarecilerle yakınlığına gelince, bunlar genellikle, tıpkı Nakşibendîliğin önemli isimlerinden olan arkadaşı Hâce Ubeydullah Ahrâr’ın (v.1490) yaptığı gibi, dertlerine çare arayan veya af dileyen kimseler adına kurulan ilişkilerdi. Fakat aynı zamanda Câmî’nin kudret sahiplerinin verdiği değerli hediyeleri geri çevirmediğini de kaydetmek gerekir.

Câmî’nin -o dönemde hem Maverâünnehr hem de Horasan’da hızla yükselen bir tarîkat olan Nakşibendîliğe intisâbı, onun tasavvufî ta’lim ve terbiye anlayışı açısından önemli bir konuma sahipdi. Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yıllarında iken başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v.1389)’in en önemli halîfelerinden Hâce Muhammed Parsâ (v.1419) hacca giderken Herat’ dan geçer (1419); burada Câmî’nin babası, bu mübarek insandan feyizlenmesi için onu omuzlarının üstüne kaldırdı. Sonraki yıllarda bu olayı hatırlarken, Câmî, sarsılmaz bir şekilde Nakşibendîliğe bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî, I, s.242; Câmî, Nefehât, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî’ye (v. 1456) intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’da ilim tahsil etmek üzere Herat’daki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’dan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na yönelmesini söyleyen Kaşgarî’yi gördü. Bunun üzerine alelacele Herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kaşgarînin yoluna adadı. Bu, Kaşgarî’nin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’daki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müridlerine ders verirmiş ve ne zaman Câmî yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok yetenekli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı; fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü, Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti”. (dipnot: Kâşifî, I, s.239-240) Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kaşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.

Fakat bu dönüşten hemen sonra Câmî, toplumsal ilişkilerini bütünüyle bir tarafa bırakıp geçici olarak inzivâya çekilmiştir. Şöyle ki; halvetten ilk çıktığı zaman muâşeret âdâbını unutmuştu. Bu inzivânın amacı, toplumdan tamâmen uzaklaşmak değil; yalnızca belirli bir süre için nefsi dünyadan arındırmaktı. Nakşibendîliğin “halvet der encümen” (halk içinde yalnızlık) ilkesi doğrultusunda hareket eden Câmî, çok geçmeden yeniden Herat ve dışındaki toplumsal, entelektüel ve hattâ siyâsî faaliyetlerine başladı. Nitekim halveti tercih ettiğini ifade ederken, dindarlık bahanesiyle kendisini çevresinden soyutlayanlara ilişkin sıkça yerici ifadeler kullanmıştır. (dipnot: Bâharzî, s. 226) Câmî’nin tasavvufî ilgisi, daha genç yaşlarında Herat ve Semerkand’da ne kadar hünerli olduğunu gösterdiği resmî ilimlerle uğraşmasını inkıtaa uğratmadığı gibi, alışılmışın dışındaki ilmî nâiliyetlerine eşlik eden tekebbür duygusundan da kendisini tam anlamıyla âzâd etmemiş gibi görünmektedir. Bunu bir çelişki gibi görmemek gerekir; zira çoğu kimse Kâşifî’nin de belirttiği gibi, Hacegân (Nakşibendî şeyhleri ve bunların Mâveraünnehr’deki yakın selefleri)’nin yolunda yürümenin aklî ve ilmî yetileri pekiştirdiğine inanıyordu. (dipnot: Kâşifî, I, s.237) fakat Câmî’nin Herat’daki erken dönem hocalarından birisi olan Şehâbeddîn Muhammed Câcermî, onun Kaşgârî’ye intisâbından dolayı duyduğu memnûniyetsizliğini dile getirmekten çekinmemiştir; Kâşifî, I, s. 240)

(Prof. Dr. HAMİD ALGAR’ın NAKŞİBENDîLİK (insan yayınları, genişletilmiş 3. Baskı) Kitabından.

Bir şey zannî ise orada maslahat yönü, yakîn elde edebileceğimiz bir alansa hakîkat yönü daha öne çıkıyor.

 

2 aylık düşünce dergisi Teklif’te (Mart 2023, Sayı 8) çıkmış Üniversite konulu bir Açık Oturum’dan (katılanlar: Ahmet Ayhan Çitil, İbrahim Halil Üçer, İhsan Fazlıoğlu, Ömer Türker, Tahsin Görgün) alıntılar

Tahsin Görgün: Bismillahirrahmanirrahim. Genellikle biz sorunları tartışırken daha genel bir perspektifte müzakere ediyorduk ama bu sefer sanki Türkiye’deki durumu dikkate alıp üniversitenin durumunu müzakere ederek Türkiye üzerinden genel anlamda üniversiteyi konuşmamız daha isabetli olacak gibi. Öncelİkle bir hususu işaret ederek başlamak istiyorum: Türkiye’de özellikle son birkaç on yılda İNŞAAT, MÜHENDİSLİK VE TIP gibi alanlarda önemli başarıların elde edildiğini söylemek mümkün. Bu başarıların bir yönden üniversiteler ile doğrudan alâkası var. Mühendisler ve tabipler, bu ülkenin üniversitelerinde yetiştiler. Başarının elde edildiği alanlara biraz daha yakından bakıldığında, bu başarının, ESASINDA BU ALANLARIN Türkiye gerçeği ile İTİBATLANMASININ BULUNDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİZ. Ama MEVCUT HALİYLE ÜNİVERSİTENİN, BAŞKA BİR YÖNDEN, TOPLUMSAL ve manevî YÖNDEN BAKILDIĞINDA Türkiye’nin gerçekleri ile NE KDAR İRTİBATLI OLDUĞU KONUSUNDA TOPLUMUN FARKLI KESİMLERİNİN ZİHİNLERİNDE OLDUĞU KADAR, BİZZAT ÜNİVERSİTE MENSUPLARININ kafalarında da -GÖREBİLDİĞİMİZ KADARIYLA- ÖNEMLİ SORULAR VAR. BUNLARIN GEREKTİĞİ GİBİ MÜZAKERE EDİLİP TARTIŞILARAK ÜNİVERSİTENİN BU YÖNDEN ÇOK DAHA farklı BİR AŞAMAYA, FARKLI BİR KONUMA GELMESİNİN MAKUL YOLLARINI müzakere etmemiz gerekecek. Burada dikkate almamız gereken bir husus,üniversitenin işi itibariyle İRTİBATLI OLMASI ZORUNLU OLAN YÖN: üniversitenin işi tek kelimeyle bilim; biraz daha açmak istediğimizde araştırma ve eğitim olarak kendini gösteriyor. Bunu da makul bir şekilde gerçekleştirmesi gerekiyor. Tam da bu makuliyet Türkiye’deki üniversitenin yine MAKULİYET ÜZERİNDEN İŞİNİ YAPAN DÜNYANIN DÖRT BİR tarafında BENZER KURUMLAR İLE ORTAK PAYDASINI OLUŞTURUYOR. Bu demek oluyor ki Türkiye’deki üniversite İZOLE BİR ŞEKİLDE MEVCUT DEĞİL. Dünyada, DÜNYANIN DÖRT BİR TARAFINDA üniversiteler VAR ve bizim üniversiteyi konuşurken, üniversite dünyasını da birlikte düşünmemiz gerekecek. Ancak burada gözardı edemeyeceğimiz bir durum da kendisini gösteriyor: Dünyadaki üniversitelerin ortak olan paydalarının olduğunu söylemek, onların farklı olduklarını; aralarında farklar bulunduğunu da dile getirmek demektir. Buna göre İngiliz üniversitesi ile Alman üniversitesi aynı olmadığı gibi, Fransız ve Amerikan üniversiteleri bunların ikisinden de farklıdır. Buna İspanya, İtalya, Rusya ve Çin’i de dahil edebiliriz. ÜNİVERSİTELER ARASINDAKİ farklar, ait oldukları milletlerin FARKLILIĞINDAN başka bir zemine sahip değil. farklı milletlerin tabii olarak farklı üniversiteleri var. Misyonu, varlığını KENDİSİNE medyun olduğu toplumu bilgi konusu ve kaynağı olmaktan çok, MALZEME OLARAK GÖRÜP, MALZEMESİNİ içinde bulunduğu toplumdan alarak, onu sömürge düzeni veya dünya sistemine uyarlamak OLAN BİR KURUMUN İŞİ ARAŞTIRMA olamayacağı ve işinin en iyi ihtimalle “eğitim” olacağı; eğitimin de toplum içinden seçilmiş bir kesime; sömürgeci ülkelerin çıkarlarına-farkında olarak veya olmayarak- duyarlı belirli bir “elit” yetiştirmek olduğu söylenebilir. (Tahsin Görgün)

Ömer Türker: Şimdi üniversitenin hakikat ile bir irtibatı varsa belirli bir kurum olarak onun mahiyeti işlevine tekabül eder. Belirli bir kurumu aşan bir proje olarak üniversitenin mahiyeti işlevine tekabül etmez; temsil ettiği bilgi bütününe tekabül eder.

Müslümanların İlk Fethi Ramazan Ayında Gerçekleşti

 

Bir Fetih Modeli : Mekke’nin Fethi

Hz. Peygamber (sas), Kureyş’in Müslüman olması durumunda, İslâm’ın, Başta Hicaz olmak üzere, Arabistan’da çok daha hızlı yayılacağının farkındaydı. Bu yüzden de Medine’ye hicretle birlikte, tebliğ stratejisini Kureyş’in İslâm’ı kabul etmesi üzerine kurmuştu. Kendi isteğiyle Müslüman olmayı kabul etmeyen Kureyş, tüm gücüyle mücadele etmesine rağmen, Mekke’nin fethiyle birlikte İslâm sancağı altına girdi. İslâm tarihinin ilk fethi olan ve sonraki fetihlerde de örnek alınan bu kutlu hâdisenin Hicretin 8. yılında, Ramazan’ın 20’sinde gerçekleştiği bilinmektedir.

Hz. Peygamber (sas), Medine’ye hicretle birlikte bütün tebliğ stratejisini Kureyş’in İslâm’ı kabul etmesi üzerine kurmuştu. Her ne kadar Araplar, Hz. Peygamber ve çağrısına Kureyş’in iç meselesi olarak bakıyor olsalar da ortak dînî merkez Kâbe idi ve o da Kureyş’in yönetimindeydi. Başka bir deyişle, Araplar sadece ticârî veya siyasî anlamda değil, dinî açıdan da Kureyş’in tahakkümü altındaydı. Hâliyle Hz. Peygamber, Kureyş’in Müslüman olması durumunda başta Hicaz olmak üzere bölge Araplarının İslâmlaşmasının çok daha kolay olacağını biliyordu. O yüzden de planlamasını bunun üzerine yapmış ; MÜCADELESİNİ “Kureyş’i Mekke’ye hapsetme” stratejisi üzerine inşa etmişti. Kureyş’i Mekke’ye hapsetmenin tek yolu da şehirden dışarı çıkamaz vaziyete getirmekti ki Hudeybiye’ye gelindiğinde bu gerçekleşmişti. Bu süreçte Hz. Peygamber’in başlangıçtaki hedefinden HİÇ TAVİZ VERMEDİĞİ, PLANA SADIK KALDIĞI, Uhud veya Bi’ru Maûne’deki türden kırılmalar yaşansa da ana hedefinden vazgeçmediği görülmektedir. Mekke’nin kapılarını açan anlaşma: Hudeybiye Hz. Peygamber’in izlediği stratejiyi Kureyş’in anladığını söylemek güçtür. Mamafih BİLEREK VEYA BİLMEYEREK Kureyş’in, Mekke’de hapsolmasının önüne geçme adına yaptığı son hamle olan Ahzab girişiminin DE SONUÇSUZ KALMASI ARTIK ŞEHRİ DÜŞME NOKTASINA GETİRMİŞTİR. Nitekim bir yıl sonra Hz. Peygamber’in HAC YAPMA NİYETİYLE Mekke önüne gelmesi, ONLARIN İÇİNDE BULUNDUĞU ÇARESİZLİĞİN BİR GÖSTERGESİDİR. Kureyş, anlaşmayı büyük bir isteksizlikle KABUL ETMİŞ, ZEDELENEN ONURLARINI TELAFİ EDEBİLMEK amacıyla mümkün olduğunca fazla taviz koparmaya yönelmiştir. Burada gözden kaçırmamamız gereken nokta; Kureyş’in sabahtan akşama ANLAŞMAYA KARAR VERMEDİĞİ GERÇEĞİDİR. Normal şartlarda Kureyş’i ve sahip oldukları tarihî kibri DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE BIRAKIN MÜSLÜMANLARLA anlaşma yapmayı, BUNU müzakere etmeleri bile mümkün değildi. Hudeybiye anlaşması ÖNCESİNDEKİ TAVIRLARINDA DA BU DURUMU gözlemlemek mümkündür. Son âna kadar ANLAŞMAYI DÜŞÜNMEMİŞ, KADİM kibirlerinden TAVİZ VERMEMİŞLERDİR.

Resulullah’ın, Kâbe’yi ziyaret için çıktığında böyle bir durumla karşılaşacağını beklediğini söylemek zorlama bir yorum olmayacaktır. Kureyş’in Hudeybiye’deki tavrına karşı Resulullah, ASLINDA ONLARIN ANLADIKLARI DİLDEN BİR KARŞILIK VERMİŞ VE ONLARI ANLAŞMAYA ZORLAMAK İÇİN Kur’anda ALLAH’ın “BEYAT EDENLERDEN RAZI OLDUĞUNU” (Fetih, 18) BELİRTTİĞİ Rıdvân Beyati ile CİDDİYETİNİ GÖSTERMİŞTİR. RESÛLULLAH’IN BURADAKİ GERÇEK NİYETİ Mekke’ye saldırmak değildi. Zira Müslümanlar hafif silahlı olup BİR SAVAŞA HAZIR değillerdi. aynı şekilde, böyle bir savaşa girmek KUREYŞ’in DE TERCİH EDEBİLECEĞİ BİR SONUÇ DEĞİLDİ. Muhtemel bir savaş, KELİMENİN TAM MÂNÂSIYLA KATLİAM OLACAĞI GİBİ SADECE KENDİ ELLERİYLE HARAMLARINI ÇİĞNEMİŞ OLMAYACAK, kendi dokunulmazlıklarını da ÇİĞNEMİŞ OLACAKLARDI. Araplar nezdinde, “Allah’ın evinin hâmileri” olan Kureyş’in Allah’ın evine gelenleri öldürmesi İZAH EDİLEBİLİR DEĞİLDİ. dolayısıyla Resulullah’ın burada tek gâyesi Kureyş’i zorlayarak anlaşma masasına oturtmaktı. Sonunda öyle de olmuş, Resulullah’ın aldığı bu beyât, Kureyş üzerinde baskı oluşturmuş ve onları anlaşmaya mecbur bırakmıştır.

Görüşmeler neticesinde varılan ATEŞKES ANLAŞMASINDA, MEKKE’NİN FETHİNE VESİLE OLAN MADDE, “iki tarafın anlaşmalıları da BU ANLAŞMAYA DAHİL OLUR” şeklindeki maddeydi. BUNA GÖRE Huzâa kabilesi ve Resululah’ın Benû Bekr kabilesi, Kureyş’in himâyesine girerek anlaşmaya dahil olmuşlardı.

Resûlullah’ın Hudeybiye’de yaptığı, Kureyş’in Kâbe üzerindeki İdarî tasarruf hakkını tartışmaya açmaktı. Bunda başarılı olmuş; Kureyş kendi inisiyatifinde gördüğü “Allah’ın komşusu” hakkını kaybetmiştir. Hudeybiye barışı müddetince insanların İslâm’a gösterdikleri teveccühü BİRAZ DA BUNDA aramak gerekir. Bu ateşkes ile Kureyş resmen Medine’de MÜSLÜMANLARIN VARLIĞINI KABUL ETMİŞ oluyordu ki bu bile başlı başına bir kazançdı. KUR’AN bu anlaşmayı “apaçık bir fetih” (Fetih, 1) olarak tanımlamaktadır. Nitekim Mekke’nin fethine kapı aralayan bu anlaşmanın gerçek bir fetih olduğu zamanla anlaşılacaktır.

(DERİN TARİH Dergisi, Sayı 167 / Şubat 2026 / MEKKE’nin Fethi (Prof. Dr. Şaban ÖZ)