Uncategorized Posts

“Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” isimli kitaptan (İsmet Özel, TİYO Yay. 2021 I. Baskı) alıntılar olarak bazı cümleler

 

“Bir emekli başkomser oğlu olarak Türk şiir dünyasında zirveden geriye bir adım bile atmadım.” (s.56)

“Eğer İslâm dairesinde kalmak insanlığın kıymetini takdir yerine geçiyorsa her yenilik bizi baş aşağı sürükleyecek demektir.” (s.64)

“Sanatçının kahredilmesinden mevki ve servet edinenler suret-i Hak’tan görünerek koruyucu melek kıyafetine bürünür.” (s.65)

“Kim olursak olalım hayatta kalabilmek için bir şeyleri sabitleyerek yaşarız. Tumturaklı insan sabiteleri dışardan fark edilmiş insan demektir.” (s.71)

“Eğer gerçekten varsa ‘edebiyat’ değerini şiirde ispat eder.” (s.71)

“O saf ve temiz kalpli insanlar, insanların yüzüne ayna tutan Türkler şimdi mezarlarındadır.” (s.82)

Fütûhât-ı Mekkiyye 18.(son) Cildinin (Te’lif: Muhyiddin İbn Arabî, Çeviri: Ekrem Demirli; Litera Yay.-2012) birkaç yerinden alıntılar

 

“Ruh bedende olduğu sürece kabrinde gömülü bir ölüdür. Bir kısmı gelin gibi uyurken bir kısmı hapisteki gibi uyur. Her biri sınırlı ve bağlıyken birisi hüsrana uğramışken öteki desteklenmiştir. Ölümle birlikte haşre getirilip kabirdekiler diriltildiğinde, kendisinden ayrışmış olduğu aslına döner ve kavuşur. Bu nedenle üstünlüğü belli olup açık mucizelerle peygamberliği sabit olan kişi söyle demiştir: ‘Ölen kişinin kıyameti kopmuştur.’ Kastedilen küçük kıyamettir. (…) Büyük kıyamet nefisler ile bedenlerin çiftleştirilmesiyle gerçekleşir, çünkü ölümle birlikte ‘imkân’ hükmü onlardan gitmemiştir. Başka bir ifadeyle ölümle birlikte beden ile ruh arasında gerçekleşen boşanma ‘ric’i talak’ (tekrar ona dönmek üzere erkeğin eşini boşaması) mesabesindeyken hüküm şer’î bir hükümdür. Sözü edilen kıyamet, büyük kıyamettir. Büyük kıyamet adeta tekrar kabre dönmek gibidir, fakat hükmü kabirdekiyle bir değildir. Böyle bir vehimde bulunan kişi ‘bu ziyanlı bir dönüştür’ (en-Naziat, 79/12) der. Büyük kıyamet ile küçük kıyamet arasındaki benzetme, benzersizlikle yapılmıştır, fakat şeklen birdir.” (s.47)

Allah’ın öyle bir kavmi var ki Hakk’ın varlığı onların ta kendisi / Yaşasa da ölseler de hayattadır onlar / İzzet sahibidirler, bilmezler kim olduklarını / Hangi haldedirler, onu da bilmezler / Ancak ölüm vaktinde bilinir hâlleri / Onlar bizim seleflerimiz, efendilerimiz / Öldüklerinde izlerini takip ederiz onların / Sufileri uyku veya uyanıklık tutmaz / Ölseler bile koruma zor gelmez onlara / Onları görürsün, karanlık örtüsü çekilmiş üzerlerine (…)” (s.50)

Muhtelif kaynaklı alıntılar

 

1.”Bismillâhirrahmânirrahîm. 2-4. Hamd ancak Allah’ın; o Rabbü’l-âlemîn, o hem Rahman hem Rahîm, o kıyamet gününün sahibi Allah’ındır. 5. İlâhî! Kulluğu Sana ederiz, yardımı Senden isteriz. 6-7. Bizleri doğru yolun, o nimetine kavuşanların tuttuğu yolun yolcusu et. Gazabına uğrayanların, yanlış gidenlerin saptığı yolun yolcusu etme. Âmin. (Sûre-i Fâtiha, Mehmed Âkif Ersoy’un (kısmî) Kur’an Meali’nden ; Yay. Haz. : Prof. Dr. Recep Şentürk- Yrd. Doç. Dr. Âsım Cüneyd Köksal; Mahya Yay.)

“(…) Yetişkinler, kendi kimliklerini çocuklarının sırtına bir gömlek gibi giydirebileceklerine inanmaya devam ediyor mesela. Kimliklerini inşa ettikleri zamanlarda toplumsal hayatın bugünkünden ne kadar farklı işlediği gerçeğine gözlerini kapayarak yapıyorlar bunu. Bugün artık yetişen yeni kuşaklar kendilerine bir kimlik inşa etmiyor, bunu ellerine teslim ettiğimiz yeni tekno-değerler dünyasından hazır şekilde alıyor, o kılığa bürünüyorlar. (…)” (Gökhan Özcan, “Gençleri inciten ne?” başlıklı 13 Ocak 2022 tarihli Yeni Şafak’ta çıkan yazısından)

“Devletin siyasette seçimi Batılılaşma olunca Türk milletinin efendiliğine son verilmiştir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “ALIN TERİ GÖZ NURU ” üst-başlığı altında çıkan “Usanç, Bıkıntı, Gınâ gelmek” başlıklı ve 11 Cemaziyelahir 1443 (14 Ocak 2022) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=105&KatId=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (onlardan yazının ikinci paragrafından bir cümle de bu yazının başlığını teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

“(…) Nihayette Diyar-ı Rûm’un Dar-ül İslâm haline gelmesi Türkleri kendi topraklarının efendisi olma rütbesine yükseltti. Bizim bize benzeyişimiz işte bilhassa bu sebepledir. Ne mağlup olmak, ne de mağlup görünmek isteriz. (…)

Yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın baş belâsı kapitalizm garbın afakını çelik zırhlı duvarın sarmasıyla günümüzün bütün hastalıkları ıstırap verici rotasına oturmuştur. Yani antik çağdan beri hükmünü yürüten malî hegemonya sanayileşme sayesinde eskisine nispetle daha boyun eğdirici bir karakter kazandı. (…) Bir zat Türkler müstemleke ahalisi olmadı dediyse aynı zat aynı zamanda Türklerin kendi topraklarının efendisi olduğunu söylemiştir. (…)

Sadreddin Konevî Kitaplığı ‘Vahdet-i Vücûd ve Esasları’ isimli kitaptan (Çeviren: Ekrem Demirli, Kapı Yay.I.Basım:2014) yer yer alıntılamalar

 

“Bilinmelidir ki: Zâtına has mutlaklığı (zâtî ıtlak) açısından (bu mutlaklık, herhangi bir kayıt ve itibarı dikkate almaksızın salt varlık olarak Hakk’ı dikkate almaktır) Hakk’a dair herhangi bir hüküm vermek veya bir vasıf ile O’nu bilmek (marifet); veya vahdet (birlik), varlığının vacibliği veya (varlık için) mebde (başlangıç) olması; veya yaratmayı gerektirme (iktiza) veya kendisinden herhangi bir eserin sâdır olması; veya ilminin kendisine veya başkasına ilişkin olması gibi herhangi bir nispetin O’na izafe edilmesi sahih ve geçerli değildir. Çünkü bütün bunlar taayyün (belirlenme) ve takayyüt (sınırlanma) hükmü verirler. Kuşkusuz ki herhangi bir taayyünün akledilmesi, Hak için la-taayyünün (belirlenmeme) ortadan kalkması demektir.

Bütün bu zikrettiklerimiz de Hakk’ın mutlaklığıyla çelişir. Hatta Hakk’ın mutlaklığını tasavvurda bile şart şudur: Bu mutlaklık selbî (olumsuzlama ile ilgili) bir vasıf anlamındaki mutlaklıktır (yani Hak mutlaklık ile sınırlansa bu selbî anlamdadır. Başka bir ifadeyle kayıt Hak’ta dikkate alınamayacağı gibi kayıtsızlık için de aynı şey söz konusudur.)” (s.11)

Bilinmelidir ki; Hak mutlaklığı ve ihatası (kuşatıcılığı) itibarıyla hiçbir isimle isimlendirilemez ve hiçbir hüküm kendisine izafe edilemez ve hiçbir vasıf ve resim ile nitelenmez. (Bir şeyi gerektirmek anlamındaki) iktizanın O’na nispet edilmesi, edilmemesinden daha evla (uygun) değildir. Çünkü ister olumlu (müspet) isterse de olumsuz (selbî) anlamda olsun, akledilen herhangi bir iktiza, belirli bir hüküm ve sınırlayıcı bir vasıftır.