Uncategorized Posts

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-l, Şit Fassı’ndan ilimle ilgili alıntılar

 

“Kuldan olan isti’dâda (kabiliyete) sâhibinin şuuru yoktur; hâle ise şuuru vardır. Zîrâ bâisi (sebepleri yaratan, ölüleri dirilten, peygamberleri gönderen) bilir, o da hâldir. Böyle olunca isti’dâd suâlin (isteme, dua) ahfâsıdır (en gizlisi). Ve bunları, ancak Allah’ın kendileri hakkında öne geçmiş kazâsı (hükm etmesi) olduğuna ilimleri, suâlden men eder. Dolayısıyla onlar, Hak’tan gelen şeyin kabûlü için yerlerini hazırladılar ve nefislerinden, maksatlarından gâib (görünmez) oldular. Beyit (tercüme olarak): ‘Sen bendeliği (kulluğu, köleliği) dilenciler gibi, ücret şartıyla yerine getirme; zîrâ efendi, kul-severlik üslûbunu bilir.’

Allah’ın ona ilmi, onun hâllerinin tümünde, onun varlığından evvel, ‘ayn’ ının (hakikatinin) sabitliği hâlinde üzerinde sâbit olan şey olduğunu; ve Hak ancak onun hakikatinin ilimden Hakk’a aktardığı şeyi verdiğini ; ve o da sâbitliği hâlinde üzerinde sabit olduğu şeyin ne olduğunu bilen kimse onlardandır. Böyle olunca Allah’ın ilminin ona nereden hâsıl olduğunu bilir. Ve ehlullahdan bu sınıftan a’lâ ve keşfi (açılması) en yüksek bir sınıf yoktur. Çünkü bunlar kader sırrına vâkıftırlar. Zîrâ bilir ki, ezelde ilâhî ilimde sabit hakikat ne sûretle Hakk’ın ma’lûmu olmuş ise, Hak hükmünü o sûretle vermiştir. Ve onun sabit hakikati zâtî şe’nlerinden bir şe’n olan bir ilâhî isimdir; ve o ismin hazinesinde isti’dâdının gereği olarak saklı olan hâller ve hükümler nelerden ibaret ise her bir mertebede belirli vakitlerde peyderpey görünür olacaktır. Şu halde ‘Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!’ diye ard arda isteklerle boş yere gönlünü üzmez. O hükümler ve hâllerin zuhûruna gözleyici ve bekleyen olur. Lâkin zuhur eden hâller tabiatına uygun değil imiş, ne yapalım! Mazharı olduğu ismin kılınmamış istidâdının gereği budur. Nefis ve tabiatın tasarrufundan kurtulup, her zâhir olanı hoş görene aşk olsun!

Nurettin Topçu’nun (1909-1975) “İradenin Dâvası Devlet ve Demokrasi” kitabından alıntılar (2)

 

” Devlet fikri mesuliyet fikrinden ayrılmaz. Devlette mesuliyet ise hâkim olanın idare edilen zümreye verdiği söz demektir. Verilen sözü yapabilmek için devlette bir iktidar mertebelenmesi meydana getirilir. Buna hükümet denir. Hükümet bir idare nizamıdır, âdeta devletin aklıdır. Devlet bir irade ise, hükümet onun düzenleyici aklı gibidir. (…) Demokrasinin bulunduğu yerlerde milletvekilleri ve bakanlar az maaşlı, mütevazı ve çok mesuliyetli şahıslar olmalıdır. (Milletvekilliğini kastederek) Onun ancak ahlâkî şöhreti olabilir. O makam şöhret makamı değil, mesuliyet makamıdır. (…) Milletvekilleri millet kuvvetinden ve onun iradesinden korkmalıdırlar.

Demokrasi, hâkimiyetin bütün millete yayılması ve devlet iradesinin milletin her ferdi tarafından kullanılması demektir. Demokraside bütün fertler mesuliyet kazanmıştır. Bu idare şeklinde hükümet otoritesiyle millet kuvveti arasında tam bir denkleşme meydana gelmelidir. (…) Hükümet milleti hiçe sayar ve millete verdiği söze sadık kalmazsa, millet için bir belâ haline gelebilir. (…) Eğer hükümet millet dizginlerini tutamayacak kadar zayıf ve otoriteden mahrum kalırsa, halk içinde her zümrenin menfaati sahasındaki hareketlerine karşı gelinmez. Mesuliyet mezara gömülür. Her fert istediği şekilde harekete başlar. (…) En fecisi ve en tehlikeli olanı bu sonuncu halin, yani hükümet zaafının, çekilmez bir hükümet istibdadının arkasından gelmesidir. (…) Şehirlerde büyük sermaye sahipleri, köylerde ağalar halkın başında en müthiş belâ kesilirler. (…) Milletin mukadderatı birkaç yüz veya birkaç bin zelilin oyuncağı olur. (…) Şakinin tecavüzünden, tüccarın tahakkümünden, âmirin zulmünden ve gençliğin şuursuzluğundan hayat çekilmez bir çile haline gelir. (…) Millet bünyesi, zümrelerin bu menfaat kasırgaları arasında ahlâkını kaybetmekle saadetini de kaybeder. (…) Hükümet kendi varlığını bu ortamda koruyabilmek için (…) millet işleriyle alâkasını kesmiş, kendi ölüm dirim mücadelesiyle meşguldür. (…)

“Diğer İkinci Yeni şairlerinin değil ve fakat bilhassa Sezai Karakoç’un ölümü Türklere bir şey hatırlatmalıydı.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Tekne Kazıntısı” üst-başlığı altında “Namustan Vatan, Vatandan Namus Çıkarmak” başlığıyla çıkan yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=98&KatId=6) her paragrafından yapacağım bazı alıntılamalardan (ilki de o yazının ilk cümlesi olarak bu yazının başlığını oluşturuyor) ibaret olacak bu yazı.

” (alıntı olarak başlığı teşkil eden cümle). Daha doğrusu toplum olarak hatırlanmağa değer bir şeyler yaşadığımız fikrine canlılık kazandırmalıydı. Olmadı bu. (…)

Şiirin Türkçe tertibinde İkinci Yeni akımı beynelmilel standart arayışının bir göstergesiydi. Bu tarz arayışına henüz garip şiirine yer temin edilememiş kültürde niçin gerek duyulmuştu? Türk zihni ‘Durmayalım düşeriz’ fikrini esasa oturtmuş haliyle canlılık arz ediyordu. (…)
Olmamış şeylerle kimsenin başını ağrıtmayalım; ama olmuş şeyi görmezlikten gelmemizin bütün yolları tıkayacağını da bilelim. 

Olmuş şey nedir? Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünüyle Dünya Sistemi’nin dümen suyunda seyretmesidir. (…) Allah’tan ümit kesmeyenler namustan bir vatan ve vatandan bir namus çıkaracaklarına inandıkları gün önlerinde bir yol açılacaktır. Bu yol tecrübemize dâhil olduğunda Türklerin yabana atılır kişiler olmadığını bütün dünya bir daha görecek.

(…) Halkımız diyerek içimize sindirdiğimiz kadar onun içine sindiğimiz Küçük Asya halkı önce üzerinde yaşadığı toprakları Diyar-ı Rum olarak adlandırdı.  (…) Türklük dünya ve ahiret yetkesini dünyevî idarecilerin kaprislerinden koparıp bir kitaba yani Kur’an-ı Kerîme bağladı.

‘Bağladı’ deyivermek kolay. Zor olan bağın sağlamasını yapma başarısını göstermektir. Benim söylediklerim kimsenin umurunda olmayabilir. Kimsenin benim söylediklerimi umursamayacağına herkesten önce beni inandırabilirsiniz. (…) İnanılmayacak söz olarak neyi söylüyorum ben? Şunu: Tarihte iki fırsat Türklerin vatan sahibi olmaları için ellerine geçti. İlâve ediyorum: Türkler vatanlarını ellerinde tutmak için üçüncü bir fırsat bulamayacaklar.

“Yani biz insanlar kapımızı çalıp ‘Ben geldim!’ diye seslenen hakikate kapıyı açmayız.”

 

İsmet Özel‘in “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” isimli kitabındaki (TİYO Yayınları) “Anahtarın Düştüğü Yer Veya Ne İşi Var Homeros’la Karl Marx’ın Şiirin Türk Tarihi İçerisinde?” başlıklı yazısından yapacağım bazı alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

“İmanına sarılanlar yalnızca Allah’tan korkar ve yalnızca Allah’tan ümid eder. Bu aynı zamanda onların kendileri dışında Allah korkusu taşıyan her insandan bir şey umma hissini kuvvetlendirir. Böylelikle insan insanın ümididir diyebilme imkânına kavuşuruz. Bu zihin çerçevesinde insanlardan pek çok şey umduğum gibi şu pek meşhur fıkrayı bilmelerini de umuyorum: Gece vakti sokak lâmbası altında endişeyle bakınan adama sormuşlar: ‘Nedir seni bu can sıkıntısına düçar eden?’ Adam huzursuzluğundan hiçbir şey eksiltmeksizin cevap vermiş: ‘Düşürdüğüm anahtarı arıyorum!’ Sual edenler yardım edenler haline dönüşmek kastıyla bir yeni sual tevcih etmiş: ‘Anahtarın düştüğü yer tam olarak hatırında mı?’ ‘Ah, evet’ demiş telaşlı adam, işaret parmağıyla iki metre ötesini göstererek ‘anahtarımı tam şurada düşürdüm.’ ‘Niçin’ demişler, ‘aramanı anahtarı düşürdüğün yerde yapmıyorsun?’ ‘Çünkü’ diye cevabı yapıştırmış adam, ‘orası o kadar karanlık ki, orada değil anahtarı bulmak, herhangi bir şeyi bile görebilmem imkânsız.’ Fıkra meşhurdur, ama hiç kimse bu fıkradan alınmaz. Hiç kimse benim de bu adamdan farkım yok demez kendine, benim de yaptıklarım bu adamın yaptığından başka bir şeye benzemiyor demez. Yani biz insanlar kapımızı çalıp ‘Ben geldim!’ diye seslenen hakikate kapıyı açmayız. Hakikatin de, herkesin de duyabileceği yükseklikte bir sesle şunu deriz: ‘Kusura bakma, vaktimi seninle meşgul olmağa hasredemem. Şu anda ben hakikatin kapımı çalmasını bekliyorum.’

Allah’ın rahmetinin üzerimizden hiç eksilmeyeceğini, her seferinde kapımızı çalanın hep hakikatin ta kendisi olduğunu niçin kolayca ve erkenden fark edemeyiz? Çünkü dünyada geçirdiğimiz hayat boyunca maruz bırakıldığımız şartlandırmalardan bir şikayetimiz yoktur. Bilakis giderek düşmanlarımız tarafından nelere şartlandırıldıysak onlardan kopmanın korkusuyla yaşar, bizi doğru yola yedecek dost eli geri çeviririz. İnsan olmak rahatı şartlanışta aramaktır sanırız. Beğendiniz modern hayat bize anahtarı kaybettiğimiz yerin sadece koyu karanlık olduğunu telkin etmekle kalmaz; oranın kesici, delici aletlerle ve ölümümüze sebep olacak patlayıcılarla, mensup olduğumuz kitleyi tümden imha edecek silahlarla tıka basa dolu olduğu yalanıyla rahatlatır. Anahtar kayboldu. Bu yüzden benim Türk şiirinin tarihini yazma gibi bir derdimin olmadığını anlayacak kafa da kayboldu.

Ben Türk şiirinin tarihini yazmıyorum. Şiirin Türk tarihini yazmakla meşgulüm. Dikkate değer bulduğum Türk şiirinin tarihi değildir, şiirin Türk tarihidir. Bir tarih, ama bizi bugüne ulaştıran hâdiselerin değil, hâdiselere şahitlik edenlerin tarihi. (…) Benim yaptığıma aramak denirse anahtarı bulma kastıyla aradığım bilinmelidir. (…) Şair-Türk olmak ilk bana nasip oldu. Ne yapıyor şair Türk? Türkün şair olanı şiirin tarihini ait olduğu taraf itibariyle yazıyor. Damardan bir anlatı karşısındasınız.

Sadreddin Konevî’nin(m.1210-1274)”İlahi Nefhalar” (Çeviren: Ekrem Demirli; Kapı Yayınları) kitabından alıntılar

 

“Hz.Peygamber’den rivayet edilen bir hadis: ‘Rabbinizin şu günlerinizde rahmetinin esintileri (nefehât) vardır. Hücum edin onlara!’ İlahi esintilere hücum etmek ve onun türlerini tanımak maksadıyla Rabbime yöneldim. Allah bu hücumun hakikatine ve tümel kısımlarına muttali kıldı beni. (…) Şimdi -Allah’ın izniyle- o kısımları özetle zikrediyorum.

İlahi esintilere hücum (taarruz) öncelikle iki kısma ayrılır: Birinci kısım insan çabasından soyut iken diğeri çabayla karışık kısımdır. İlki, yaratılmamış (gayr-ı mec’ul) istidat vesilesiyle gerçekleşirken ona hiçbir durum ve iş bitişmez. İlahi esintilere hücum etmek mertebelerinin ilki ve en üstünü hiç kuşkusuz budur. Onu ruhaniliğin temizliği ve onun makul feleğinin dairesinin genişliğiyle gerçekleşen hücum takip eder. O ise ruhani mertebe hükümlerindendir. İkinci taarruzun sahibi ve mensubu olan insanlar çeşitli derecelerdedir. (…) Her bir mevcut varlık payını tümel İstidadıyla Hak’tan kabul etmiştir. Tümel istidat yaratılmamış olduğu için mertebe itibariyle kabul edilen varlığı önceler. Tümel istidat ile kabul edilmiş varlık, hakkında ‘yaratılmış’ hükmü verilmesiyle yenilenmiş tikel varlık istidadıdır. Çünkü o, temizlik ve başka bir özellikle nitelenebilen ruh için meydana gelmiş varlığın semerelerindendir. Dolayısıyla o, söz konusu tikel istidat, bir açıdan tümel istidat hükümlerinden biri ve tümel istidadın sıfatı olsa bile zuhuru ve gerçekleşmesi varlığa bağlıdır ve ancak onunla var olur. Bunu anlayınız!

Bu iki hücum türünü muhabbet vasıtasıyla gerçekleşen hücum ve yönelme takip eder. Bunda hiç şüphesiz fakirlik (Hakk’a muhtaçlık şuuru) şarttır. Söz konusu fakirlik mutlak veya mukayyet (sınırlı) fakirliktir. Mensupları ise derece derecedir. Birinci derece mensupları Hakk’a mutlak-saf muhabbetle yönelenlerdir. Onlar Hak’tan başkasını talep etmedikleri gibi O’nu sevmelerinin sebebi Hakk’ı bilmeleri veya birisinin kendilerine Hakk’ı tanıtması da değildir. Onlar Hakk’ı niçin sevdiklerini dahi bilmez ve sevdiklerinden hiçbir işaret kendilerine belirmez. Söz konusu bu yönelme ve taarruz, çabanın bulunmadığı ilk iki kısma benzeyen zatî-aslî bir bağ ve ilişkinin gerektirdiği hücumdur. Onlardan sadece kişinin kendisinden uzaklaştıramadığı bir temayülün ve cezbenin varlığı ile ayrılır. Böyle biri Hakk’a karşı bir rabıta, mutlak fakirlik, cezbe, aşk ve meyil hissederken bunun sebebini bilemez. Belirli bir sebebini bilmeksizin cezbeye kapılır, meyleder ve arzu duyar. (…) Bu tarz hücum, (Hak ile kul arasındaki) zatî ilişki bağından ibarettir ki, kitaplarımızın çeşitli yerlerinde bunu beyan ettik. (…) Hakk’a ait ve O’nunla irtibatlı şeylere misal olarak ise daha önce dile getirdiğimiz üzere Hakk’ı bilmek, O’nu müşahede etmek, O’na yaklaşmak ve O’nunla haz almak gibi hususlar verilebilir. Kul bu ikinci türde tekil ve çoğul olarak belirli amaçlar için Hakk’a yönelir. (…) Bu kısmın tafsilatı vardır ve bunlar bir makam altında mütalaa edilebilir. (…) Kemale ulaşmak (kişinin çabasının ve katkısının bulunmadığı) ilk iki taarruzdan sonra esaslarını zikretmekle yetindiğim amaç ve konuları elde etmeye bağlıdır. Bunu bilmelisiniz! Burada ele aldığımız kısımların dışındaki hücumlar ise ameller, yönelmeler, duaların sûretleri gibi vesilelerle Hakk’a yönelmekten ibarettir.