Uncategorized Posts

Nurettin Topçu’nun “İradenin Dâvası Devlet ve Demokrasi” adlı kitabından alıntılar (1)

 

Dergâh Yayınları’ndan (9.Baskı: Mart 2019), Ezel Erverdi ve İsmail Kara‘nın yayına hazırlamış oldukları kitabın bazı yerlerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı.

“Hayatımızın sonuna kadar sürekli olarak yokluğa karşı koyan, var olmak iradesidir. (…) Bilinmeyen kaynaktan sızarak bilinmeyen ideale doğru insanı sürükleyen bu varlık hareketini, kâinatın hayatında kısa bir an teşkil eden ömür içinde benimseyerek ona irade diyoruz. İnsan bu iradeden ibarettir. (…)” (s.15)

“(…) İnsan iradesi ile değer kazanır. İrade, içimizden dışa çevrilen itici kuvvetlerle frenleyici kuvvetler arasında şuurlu bir denkleşmedir. Ondaki dengeyi sağlayan ferdin yaşadığı çeşitli duygularla ferde dışardan yüklenen emirler ve tazyiklerdir. Bu iki zıt kuvvetin ortasında hareketlerimiz ortaya çıkmaktadır. İnsanın kaderi bu çarpışmanın sınırında gerçekleşiyor. (…)” (s.16)

“Gayesine ulaşabilen gerçek ve tam irade, fertten başlayan, aile ile devleti yani otoriteyi isteyen, millet ve insanlık basamaklarından da geçerek Allah’a ulaştıran iradedir. (…) Hakikatte irade birdir. O, istek halinde âleme yaygın kudretin bizdeki adıdır.” (s.16)

“İnsanlığımızın yükselişi ne değişme, ne inkâr yolu ile, ne din adına merasimler ve kaideler içinde bunaltılmış taassupla oluyor! İnsanlığın yükselişi, ilâhî iradeye iştirake götüren yolda ilerleyiştir. (…) Öteden beri ‘büyük adam’ adı büyük iradeyi isteyenlere verildi. Bütün büyükler, büyük olan isteklerini sonsuzluktan istediler. (…) (s.17)

Bugün gençliğimizin yüzünden silinip de kaybolan, sonsuzluğun iradesidir. (…) Hep sonsuzluğu istemeyen nesiller yetiştiriyoruz. En fâni hareketlerine bile sonsuzluğun iradesini yerleştirdikten sonra bu iradede varlığını eriterek ona teslim olan insan gerçek iman adamıdır. (…) Bugün bakışlarında irade eseri bulunmayan, çeşitli heveslerin hastası çocuklara yarını emanet ederken işlediğimiz suç, onlara bugünden sonsuzluk ihtirasını aşılayamayışımızdır. Bu yüzden iradenin davası bizi bir gün mutlaka mahkûm edecektir. (…) Zamanımızın meselesi irade meselesidir.” (s.18)

“Her biri Allah nezdinde ayrışmış, belirlenmiş mertebelerdir.”

 

Müellifi Muhyiddin İbn Arabî (m.1165-1240) olan Fütûhât-ı Mekkiye adlı eser Prof.Dr. Ekrem Demirli tarafından 18 cilt olarak günümüz Türkçesine çevrilmiş ve yayınlanmış (Litera Yayıncılık) bulunmaktadır. Bu eserin Ekrem Demirli çevirisiyle 11. Cildi’nden yapacağım bazı alıntılamalar (bunlardan ilki başlığı teşkil eden, s. 79’dan bir cümledir) oluşturacak bu yazıyı.

“Yükseklik özü gereği yüksekliğin sahibi olan Allah’tan meydana geldiği için, menzilini yükselttiği herkesin yüksekliğini de Allah korumuştur. Kendi başına yücelen zorba ve kibirlileri ise perişan etmiş, cezalandırmış ve şöyle demiştir: ‘Akıbet takva sahiplerinindir.’ (el- A’raf, 7/128) (…) Âhiret hayatı mertebelerin ayrışması ve yaratıkların değer ve mertebelerinin Allah nezdinde belirlenme yeridir. (s. 91) (…) Binaenaleyh insanda yükseklik, kulluk makamına ulaşmak ve gerçekte kendisine ait olmayan bir özellikle nitelenmemektir. (…) Rabbini murakabe eden, günahından korkan ve Allah’ı zikretmekle kalbini ihya eden, bütün sevgisini Allah’a tahsis eden insana ne mutlu! (…) Bu konuda söylediklerimiz iman sahibi akıllılara yöneliktir. (s.94) (…) Kendisi nedeniyle helak olan kimdir? Başkası nedeniyle helak olan kimdir? (…) Allah’ın yazısı ile yaratılmışın yazısı arasındaki fark buradan öğrenilir. (s.97)

Mevlânâ İdris’in “İyi Geceler Bayım” Şiir kitabından(Başka Kafa Yayınları) bir şiir

 

Deniz Heykel Tutmaz

İnandır beni dünya / İnandır yaşadıklarıma /

Güçlüydüm / Uzaklardan gelir uzaklara gider sonbaharlara şaşırmazdım / Yüzümün gizli yerlerine ansızın binlerce resmiyle yağan bir harf / Her anlama hazırım beni al diyen bir harf / Bir harf vurdu beni dünya / İncecik bir çınar yaprağı düştü üstüme sarsıldı kalbim / Toprağa yağmur düşüyordu ah nasıl düşüyordu / Bir harf durmadan durmadan üşüyordu / Uzaklardan gelir uzaklara giderdim artık yıkıldım / Ben bu yıkılışı yağmurlardan öğrendim /

Akşamı önüme bırakıp giden adam haklıydı / Kentler ayrıntıydı haritalar ayrıntıydı / İçinde tükendiğim şu hain hayatta / Herkesin yalnızlığı duvarda duvarda asılıydı / Nasıl söylesem dünya nereye bakıp söylesem / Çekinerek yaşadığım yılları her akşam / Çekinmeden ateşe attığımı nasıl söylesem / Ben sana emanetim bırakma beni / Dağıtma yüzümün menekşelerini / Bu şarkıyı yalnız bitirmek istemiyorum bunu nasıl söylesem / O harf yanlış denizlerde boğulurken / Ben doğru bir kelime olamam /

İnandır beni dünya / Yıllar geçti ve birşey kaybetmedim hayretimden / Herkes bir saat alsa da çoğalmaz zaman / Ve ben bazı şeyleri açıklayamam / Yetmezken birimizin açtığı boşlukta yalnız kalmaya / Neden kapansın göğsümde taşıdığım bu güzel yara / Kader kimi seçerse kaptan o olsun / Ben hangi pazartesiyi beklediğimi bilmiyorum /

“Hakk’ın tecellî etmediği bir ân yoktur.”

 

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I’de Âdem Fassı’ndan (s. 132-133) bazı alıntılar oluşturacak bu yazıyı.

“Hakk’ın varlığının ne evveli, ne de âhiri vardır, kadîmdir (öncesiz ve sonsuz). Dolayısıyla onun sıfatları ve isimleri de kadîmdir; sıfatları ve isimlerinin hükümleri ve eserlerinin zuhûru aslâ tatil kabul etmez. Şu hâlde Hakk’ın tecellî etmediği bir ân yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede ‘O her ân bir bir işdedir.’ (Rahmân, 55/29) buyrulur.

“Yahyâvî kelimede mündemic (içkin) olan ‘Celâlî Hikmet’in îzâhı

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l-Arabî (m.1165-1240) olan Fusûsu’l- Hikem adlı eserin Ahmed Avni Konuk (m.1868-1938) tarafından, 1915-1928 arasında yani harf devriminden önce Arapçadan Türkçeye tercüme ve şerhi yapılmıştır. Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın (1937-1995) ise eseri günümüz Türkçesiyle dört cild olarak yayına hazırlamışlardır.

Başlıkta belirtilen konu bu cildin son Fassına (Yahyâ Fassı) ait olup (s.343-351), oradan biraz daha kolay anlaşılır kılarak yaptığım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacaktır.

” ‘Celâlî hikmet’in Yahyâvî Kelimeye tahsisindeki sebepler budur ki: İlk olarak, kahra mahsus olan ilâhî sıfatlar ve rabbânî isimler ‘Celâl’ ile adlanmıştır. Ve ikiliği haber veren, gayr ve mâsivâ (Allah’tan başka her şey) denilen belirmelerin kahrı ve mutlak oluşla ilgili vahdeti isbâtı, Celâl’in şânındandır. Zira Celâl, önceliğe (ilkliğe) indirgeme için mevcûdâtı olumsuzlar. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri ‘Bugün hükümranlık kimindir? ‘Kahhâr olan tek Allah’ındır.’ (Mü’min, 40/16) buyurur. Ve âyet-i kerîmedeki isimler celâlî isimlerdendir. Bu vahdet Yahyâ (a.s.) da da mevcut olup onun ismi, sıfatı, sûreti ve manâsı ona aykırı değildi. Ve Yahyâ (a.s.), kendinden evvel mevcut olan hiçbir ferdin ‘Yahyâ’ ismiyle adlanmamış olması sûretiyle, isimde ilklik mazharı oldu. Ayrıca, Yahyâ (a.s.)ın hâlinde kabz, haşyet, rikkat ve huşû gibi celâli hükümler gâlibdi. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ondan haber vererek buyururlar ki: Yahyâ(a.s.) , Îsâ(a.s.)a güldüğü bir vakitte azarlayıp: ‘Sen Allah’ın mekr (hile/tuzak) ve azâbından sanki emînsin’ dedi. Îsâ (a.s.) ona: ‘Gûya sen de Allah’ın fazl (inâyet, lûtuf) ve rahmetinden ümitsizsin’ diye cavap verdi. Hak Teâlâ hazretleri her ikisine vahy edip buyurdu ki: ‘Muhakkak sizden bana en sevgiliniz, bana zannı en güzel olanınızdır.’ Ve Yahyâ (a.s.) işin sonu küffâr tarafından şehid edildi. Kısâsan yetmişbin küffâr katl olunmadıkça kanının feverânı sâkin olmadı. İşte bu iki sebepten dolayı ‘celâlî hikmet’ Yahyâvî kelimeye bitişik kılınmıştır.