” Her şeyden korkar, her şeyden endişe eder hale geldik. Garip bir şekilde, bizim endişelerimiz arttıkça endişe edilecek şeylerin sayısı da artıyor. Endişe hayatın bütün köşelerini ele geçirmiş durumda sanki. Bir endişeden diğerine savrulup duruyoruz. Bu neyin işareti? Neden bu kadar endişeliyiz? Kaybetmekten korktuğumuz şeyler bulunduğu için olmalı. Nedir onlar? Canımız, sağlığımız, sevdiklerimiz, malımız mülkümüz, unvan ve makamlarımız, gençliğimiz, şöhretimiz, cazibemiz ve saire… Tersten bakarsak sahip olma konusunda haddi biraz aştığımızı da düşünebiliriz rahatlıkla. Dünyanın bize kalmayacağını, her fani şey gibi elimizden kayıp gideceğini biliyoruz. Eskiler bize dünyaya çok alışmamamızı, hele kök salmaya hiç kalkışmamamızı öğütler dururdu. Dünya öyle baş döndürücü bir yer haline geldi ki, unuttuk kulağımıza küpe yapmamız gereken bütün o nasihatleri. Bugün kaybedeceğiz diye endişelere gark olduğumuz şeylerin aslında tabiatları gereği gelip geçeceğini, sonsuza dek bize yar olmayacağını zaten biliyoruz. Ne oluyor o halde? Hafızamızda zaten kayıtlı bu hakikati bize unutturan ne? (…)
“Eğer insan yalnızca ‘sahip olduğu’ şeylerden ibaretse, onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Böylece yaşamı yanlış kurmanın sonucunda ortaya yenilmiş, moralsiz, yıkık ve acınacak bir insan çıkar. ‘Olmak’ kavramında ise sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim ‘olmak’ tarafından belirleniyorsa kimse benden bunu alamaz ve kişiliğimin yıkılması tehlikesi de doğmaz. Odak noktamı ve davranışlarımı yönlendiren güdüleri kendi içimde bulurum” diyor Erich Fromm, ‘Sahip Olmak ya da Olmak’ isimli kitabında.