Uncategorized Posts

“İnsân-ı Kâmil” adlı eserden bir kasîdenin bazı mısra’ları

 

Müellifi Abdülkerîm el-Cîlî (h. 767-832), mütercimi Abdülaziz Mecdi Tolun (m. 1865-1941) olan eseri günümüzde (1990’lı yılların sonuna yakın) yayına hazırlayanlar Yrd. Doç.Dr. merhum Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli (şimdi Prof. Dr), Abdullah Kartal’dır. Prof. Dr. Mustafa Tahralı’nın da o yıllarda bu eserin yayına hazırlanmasında emeği geçtiği anlaşılmaktadır.

Kasîde:

“Dâreynde (iki dünyada) mülk (egemenlik) benimdir.

Dâreynde lutfunu temennî edecek, yâhud kahrından korkacak kendimden başka kimse görmüyorum.

Benden evvel başka bir vücûd (varlık) yoktur ki, ona mülhak (katılmış) olayım.

Benden sonra yine başka bir vücûd yoktur ki, onun ma’nâsını anlamağa koşayım.

Mehmet Âkif Ersoy’un kısmen olan “Kur’an Meâli”nden bazı âyetlerin çevirileri

 

Prof. Dr. Recep Şentürk ve Yrd. Doç. Dr. Âsım Cüneyd Köksal‘ın Yayına hazırladıkları, Mahya Yayınları’ndan çıkmış olan bu eser merhûm Mehmed Âkif Ersoy‘un yetkili kılındığı ve bir tarihten itibaren tercîh olarak Kahire’de Kur’ân’ı tercüme etme çalışmalarına yoğunlaştığı süreçte netice olarak ve kısaca kendisi tarafından Fatiha Sûresi’nden Berâe (Tevbe) sûresi sonuna kadar olan Kur’ân ayetlerinin meâlen (mânâca) tercüme edilmiş olarak bir şekilde korunması ve böylece yaklaşık Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birinin Mehmed Âkif Ersoy’un bu önemli çalışmasının sonucu olarak yayınlanması gerçekleşmiştir.

Bu eserden bazı âyetlerin merhûm Mehmed Âkif Ersoy’un Türkçesiyle meâlen (mânâca) çevirilerini aktaracağım.

“Hamd ancak Allah’ın; o Rabbü’l-âlemîn, o hem Rahman hem Rahîm, o kıyamet gününün sahibi Allah’ındır. İlahî! Kulluğu Sana ederiz, yardımı Senden isteriz. Bizleri doğru yolun, o nimetine kavuşanların tuttuğu yolun yolcusu et. Gazabına uğrayanların, yanlış gidenlerin saptığı yolun yolcusu etme. Âmin.” (Fatiha, 1/2-7)

“Allah öyle bir ilâh ki, O’ndan başka ilâh yok. Bâkî; her an bütün hilkat üzerine hâkim ve kâim. Ne uyuklar, ne uyur. Göklerde, yerde ne varsa hep O’nun. Kim tasavvur edilebilir ki kalksın da izni olmaksızın O’nun yanında şefaat eyleyebilsin?! Mahlûkatın işlediklerini, işleyeceklerini bilir. Mahlûkatı ise ilâhî ilminden ancak O’nun dilediğini kavrayabilir. İlmi bütün gökleri ve yeri kucaklar ve bunların yokluktan korunması Kendisine ağır gelmez. Yüksek, büyük ancak O (ancak O’nun Zât-ı Kibriyâsı)” (Bakara,2/255)

“Hayretten hayrete zıplayarak geçiriyorum günlerimi.”

 

İsmet Özel‘in “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” kitabından (TİYO Yay. Aralık 2019 I.Baskı) bazı sözler aktaracağım. Bu yazının başlığını oluşturan sözünden hemen önce dediği şu: “Doğrusunu isterseniz, bir ayağı çukurdayken iddia gütme cüretkârlığı beni hayrete düşürmektedir.” (s. 235)

“Zamanında ve zamanınca okuyan birilerinin hayatına girmiş şair olmasaydım varlığım söz konusu değildi; görülmeyecek, mevcut olmayacaktım.” (s. 236)

“Dikkatinizi şundan esirgemeyin: Fert olarak insan tarihle teması ahlâk üzerinden kurar. Yani tarihle temasa müsait hiçbir nesnel ölçüt konulamaz.” (s. 236)

“Hangi dilde yazılmış olursa olsun şiirler ona cesamet bahşeden kişiden koparılamaz.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Şiirler Kırpılsaydı Şiirin İpliği Pazara Çıkardı” başlıklı ve 17 Safer 1443 (24 Eylül 2021) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=89&KatId=5) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. Başlığı teşkil eden alıntı da ilk paragrafın ortalarından.

” (…) Hiçbir şiir şairin ona biçtiği şekil dışına çıkarak varlık kazanmamıştır. Şiir tercüme edilemez diyenlerin temel tezi bundan başkası değildir. Şiiri şiir yapan kelime seçiminden başka ne olabilir? (…)

Şiir her ülkede dikkati hak edecek bir yere sahiptir. Niçin böyledir? Şiirden vazgeçmek dilden vazgeçmeğe varır çünkü. Her dilin gerek ritmi ve gerekse armonisi şiirde keşfedilir. Türk topraklarında şiir dikkatten ötesini hak ediyor. Şiire Hıristiyanların XIII. asrından itibaren millet oluşumuzun dokusu demek mübalağa sayılmaz. (…) İkinci Yeni şairleri ne yaptıklarının bilincinde miydi? Aralarında böyle bir bilincin oluşacağına bile ihtimal veren şair yoktu.

“Mahlûkun ilkinden sonuna kadar Hak sıfatlarıyla görünür olduğunu görmüyor musun?”

 

Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin (1165-1240) Fusûsu’l-Hikem adlı eserinin Ahmed Avni Konuk (1868-1938) tarafından yapılmış olan tercüme ve şerhi (1929 öncesi Türkçe’yle) Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhûm Dr. Selçuk Eraydın‘ın günümüz Türkçesiyle yayına hazırladıkları ve dört cild olarak yayınlanmış bulunan bu eserin II. Cildinden bir bölümü, bazı kelimelerini biraz daha kolay anlaşılır karşılıklarıyla ifade ederek, alıntılayacağım. İlk alıntı da başlığı oluşturuyor (s. 49)

“Ve Hakk’ın sıfatlarının hepsi mahlûk için sâbittir.” (aynı s.)

“Hak Teâlâ kendi nefsinden, sonradan meydana gelmiş şeylerin sıfatlarıyla zuhûru hakkında: ‘Allah onlarla istihzâ (alay) eder de (…)’ (Bakara, 2/15) ve ‘Allah onları maskaraya çevirmekten öte (…)’ (Tevbe, 9/79) ve ‘ (…) ve düzenlerini bozdu. (…)’ (Âl-i İmrân, 3/54) ve benzer âyetlerde haber verdi. Ve ‘istihzâ, ‘maskaralık’ ve ‘mekr’ sonradan meydana gelmiş sıfatlardan olduğu hâlde Hak Teâlâ bunları kendine izâfe buyurdu. Ve bu gibi noksanlık ve yerme sıfatlarıyla görünür oldu. (başlıktaki alıntı burada.)

O halde ilâhî sıfatlarla görünür olan ‘kâmil insan’dır. Ve ‘Allah âdem’i kendi sûreti üzere yarattı.’ hadîs-i şerîfinde beyan buyrulan ‘âdem’den maksûd da ‘kâmil insan’dır. Dahası Hakk’ın sûreti de ilâhî isimler ve sıfatlar toplamının sûretidir. Ve ilâhî sıfatlardan bir sıfat, o kâmil insanın küllî kavrayışından / kuşatmasından hâriç değildir. Hattâ ilâhî sıfatlar, onunla kâim ve hükümleri onunla görünürdür.