Uncategorized Posts

Abdurrahman Câmî Ve Tasavvuf

 

Hamid Algar’ın NAKŞİBENDÎLİK isimli Kitabının (Genişletilmiş 3. baskı, irfan ve tasavvuf, insan yayınları) CÂMÎ VE TASAVVUF Başlıklı Bölümünden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Câmî’nin sûfî, âlim, şâir, idârecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanı sıra en yakın şakirtlerinden birisi olan Abdülğafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda manevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s. 3, 9; Bâharzî, s.125) Câmî’nin Herat ya da başka yerlerde idarecilerle yakınlığına gelince, bunlar genellikle, tıpkı Nakşibendîliğin önemli isimlerinden olan arkadaşı Hâce Ubeydullah Ahrâr (v. 1490)’ın yaptığı gibi, dertlerine çare arayan veya af dileyen kimseler adına kurulan ilişkilerdi. Fakat aynı zamanda Câmî’nin kudretli kimselerin verdiği değerli hediyeleri geri çevirmediğini de kaydetmek gerekir.

Câmînin -o dönemde hem Maveraünnehr hem de Horasan’da hızla yükselen bir tarîkat olan- Nakşibendîliğe intisâbı, onun tasavvufî ta’lîm ve terbiye anlayışı açısından önemli bir konuma sahipdi. Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yaşlarında başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v. 1389)’in en önemli halîfelerinden Hâce Muhammed Pârsâ (v.1419) hacca giderken Herat’dan geçer (v. 1419); burada Câmî’nin babası bu mübârek insandan feyizlenmesi için omuzlarının üstüne kaldırdı. Sonraki yıllarda bu olayı hatırlarken, Câmî, sarsılmaz bir şekilde Nakşibendîliğe bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî, I, s. 242; Câmî, Nefehat, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî (v.1456)’ye intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’da ilim tahsil etmek üzere Herat’taki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’tan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na teveccüh etmesini söyleyen Kâşgarî’yi gördü. bunun üzerine alelacele herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kaşgârî’nin yoluna adadı. Bu Kaşgarînin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’taki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müritlerine ders verirmiş ve ne zaman câmi yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok yetenekli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı, fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü; Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti.” Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kâşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.

Fakat bu dönüşten hemen sonra Câmî, toplumsal ilişkilerini bütünüyle bir tarafa bırakıp geçici olarak inzivaya çekilmiştir. Şöyle ki, halvetten ilk çıktığında muâşeret âdâbını unutmuştu. Bu inzivanın amacı, toplumdan tamâmen uzaklaşmak değil, yalnızca belirli bir süre için nefsi dünyadan arındırmaktı. (…)

Muhammedî Mertebeden Özel-Gaybî İlk Vakitler Menzilinin Bilinmesi (Fütûhât-ı Mekkiyye 11, s.51-52)

 

Beni örtün, örtün beni, bir söz ki / Güzellik bilgisinde Rahman’ın payı

Cebrail ufukta tecelli edince / Peygamber Hira mağarasında inzivada

Nefesi ona bir nedenle geldi / Kalbinin gizli derinliklerinde

Bir tecelli etti, düşüncesinde oluşturan / Bütün bilimlerden toplam bir suret

Sîn ve Sad harfinin sırrının sûreti / gizlilik ve açıklık onun nezdinde toplandı

Ondan bir korku ortaya çıktı / Onu sâkinleştirdi, alışsın diye duruma

‘Nedir seni sıkan?’ diye sordu /Dedi ki, ‘benden uykuyu gideren bir durumdur o / Allah bana ikram etti onu / Dil sahiplerini ikram ettiği gibi /

Peygamber nebi ve seçilmiş gibi / İlimlerde, bela ve sıkıntılarda seçilmişler

Onu ne zaman hazır tutsa / Kalbim onun tecellisine arzu duyar

Bunun için onu görmek beni sıkar / Bu nedenle her şeyden zahit olurum

Bilmelisin ki, bu bölümü yazarken sevinmeme yol açan bir rüya gördüm. Uyandım ve daha önce öğrendiğim ve övünme anlamı taşıyan bir mısraı içimden söylüyordum:

Her asırda asrı yücelten biri var / Ben diğer asırlar için o bir’im

Böyle söylememin nedeni, bilebildiğim kadarıyla günümüzde kulluk makamına benden daha çok ulaşan birini tanımayışımdı. Öyle biri varsa, O da benim gibidir. Çünkü ben, kulluk makamının nihayetine ulaştım. Artık saf ve kayıtsız bir kulum. Rabliğe karşı bir arzu içimde görmüyorum. Hükümdarın kölesi bir gün düşünceli düşünceli yürürken görülmüş, şaşkın ve içine kapanmış bir haldeydi. ‘Ne bu şaşkınlık halin de öyle? Daha önce böyle bir halde olduğun görülmemişti’ denilince, şöyle demiş: ‘Benim gibi birine hayrete düşmek yakışır. Nasıl düşmeyeyim ki? Bir efendim vardı ve onun kölesiydim.’ Bilmelisin ki, her bir zamanda bütün mertebelerde gözüken bir kişinin bulunması zorunludur. Bu durum, sanat erbâbı ve bütün bilimler için de böyledir. Zaman araştırılmış olsaydı durumun söylediğimiz gibi olduğu görülürdü. Kulluk da mertebelerden biridir. Allah bana bir ihsan vermiş, onunla beni nimetlendirmiştir. Ben ona bir amel nedeniyle ulaşmadım, aksine o ilahi bir tahsistir. Allah’tan dileğim bu hâli bizde sâbit kılması, bu hâl üzereyken Allah’a kavuşana kadar bizimle o makamın arasına bir engel koymamasıdır. ‘Bununla sevininiz ki, o topladıklarınızdan daha hayırlıdır.’

Bilmelisin ki, bu menzil, ihtisaslarla ilgili başlangıçlar menzilidir. Başka bir ifadeyle o, her makam ve hâlin başlangıç ve öncesinden ibarettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Sizi bilmediğiniz şeylerde yaratırız.’ (el-Vakıa 56/ 61) Ruhlarımız dünya hayatında bize ait olan bu özel mizaçtaki bedenlerimize iade edilseydi, ‘sizin bilmediğiniz’ demek doğru olmazdı. Çünkü Allah Teâlâ ‘Siz ilk yaratılışı bildiniz, hatırlamaz mısınız? (el- Vakıa 56/62) buyurdu.Başka bir âyette ‘Sizi yarattığı gibi yeniden yaratılırsınız.’ (el- A’raf 7/29) buyurmuştur. Kastedilen ahiretteki yaratılışın örneksiz olmada dünya yaratılışına benzemesidir. Allah bizi önceden bir misâl olmadan yarattığı gibi orada da bir misâl olmaksızın bizi yaratır. Şöyle denilebilir: Öyleyse ‘döndürüleceksiniz’ (el- A’raf 7/29)

Bilmelisin ki, bu menzil, ihtisaslarla ilgili başlangıçlar menzilidir. Başka bir ifadeyle o, her makam ve hâlin başlangıç ve öncesinden ibarettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Sizi bilmediğiniz şeylerde yaratırız.’ (el-Vâkıa 56/61) Ruhlarımız dünya hayatında bize ait olan bu özel mizaçtaki bedenlerimize iade edilseydi, ‘sizin bilmediğiniz’ demek doğru olmazdı. Çünkü Allah Teâlâ ‘Siz ilk yaratılışı bildiniz, hatırlamaz mısınız’ (el-Vakıa 56/62) buyurdu. Başka bir âyette ‘Sizi yarattığı gibi yeniden yaratılırsınız.’ (el-A’raf 7 /29) buyurmuştur. Kastedilen, ahiretteki yaratılışın örneksiz olmada dünya yaratılışına benzemesidir. Allah bizi önceden bir misâl olmadan yarattığı gibi orada da bir misâl olmaksızın bizi yaratır. Şöyle denilebilir: Öyleyse ‘döndürüleceksiniz’ (el- A’raf 7/ 29) âyetinin anlamı nedir? Deriz ki: burada Allah beşerî ruhlara hitâb ederek, onların âhirette cisimleri yönetmeğe döneceklerini belirtir. Bu ruhlar dünya hayatında bu yaratılışın kendisine göre meydana geldiği mizaç üzeredir. Allah onları kabirlerinden bu yaratılış içindeyken çıkartır. Ardından tohumun yerden bitmesi gibi bittiklerinde, ateşten çıkartır. Bununla birlikte, o mizacı yeniden yaratmağa güç yetirir, fakat onu dilememiştir. Bu nedenle meşiyet (irade) kendisine ilişerek şöyle buyurdu: ‘Sonra dilerse onu yeniden yaratır (Abese 80/22). Yani üzerinde bulunduğu bu mizacı yeniden yaratır. Aynısı olsaydı, şöyle derdi: “Sonra onu yeniden yaratır.” Burada bu menzilin ilimlerinden açıklamak istediğimiz bir konuya dönelim. Bu konu, menzilin etrafında döndüğü ana konudur. Şöyle deriz: âlem iki olduğu gibi mertebe de ikidir. Bununla birlikte, o ikisinin toplamından onların arasında üçüncü bir mertebe daha oluşur. Birinci mertebe gayb mertebesidir; ve onun bir âlemi vardır. Buna ‘gayb âlemi’ denir. İkinci mertebe ise DUYU VE ŞEHADET MERTEBESİDİR. onun âlemine ise ŞEHÂDET ÂLEMİ denilir. BU ÂLEM GÖZLE ALGILANIRKEN, GAYB ÂLEMİ BASÎRET yani KALB GÖZÜYLE algılanır. BUNLARIN BİLEŞİMİNDEN MEYDANA GELEN BİR hazret ve âlem daha vardır ki, hayâl hazreti ve hayâl âlemi denilir. Hayâl, manâların duyulur kalıplarında çıkması demektir: Hayâl hazreti (mertebesi) ve âlemi vardır. Mertebelerin en genişi budur.

Hz. Peygamber şöyle demiş: ‘Öğlen vakti güneşi görürken sıkıntı çeker misiniz? Açık havada bulut yok iken DOLUNAYI GÖRMEDE bir sıkıntı çeker misiniz? İnsanlar ‘hayır’ DİYE CEVAP VERMİŞLER. Hz. Peygamber “İşte Allah’ı kıyamette ay ve güneşi SIKINTI ÇEKMEDEN GÖREBİLDİĞİNİZ GİBİ GÖRECEKSİNİZ.

Fütûhât-ı Mekkiyye 17.Cild ez- Zâhir İlâhî İsmi

 

Zuhûru teyid eden bir şartı var / Ancak baskın ve gâlib olan izhar eder onu Hurileri de kapsayan o genç kızlar / Gözyaşlarını siler götürür, kalbleri heyecanla doldurur / gelirler ve orta boyda olduklarını söylerler / Orta boyların en üstünü gitmiş olandır / Onu elde edeyim diye sayfalar tükettim / Reddetti, bu sebeble sıfatı kaybolmuş / O güzel göz sâhibi herkese görünse bile / İhtişâmı kör eder herkesi; bu nedenle onun gözü perdedir.

Bu mertebenin sâhibi Abduzzâhir diye isimlendirilirken lakabı Allah’ın emriyle zuhûr edendir (ez-zâhir bi-emrillah). Bu mertebe Allâh’a âittir, çünkü o -yaratıkları nedeniyle değil- kendi sebebiyle zuhûr edendir. Başkası O’nu idrak edemez. Bu mertebenin bize vermiş olduğu bilgi, Allah’ın güzel isimleriyle ilgili hükümlerin zuhûrudur. Allah zuhûr edenin ardında bulunur. Dolayısıyla ne bizim hakîkatlerimiz, ne görülecek şekilde Hakk’ın kendisi ve ne isimleri idrak edilebilir! Oysa belirli bir şeyi gördüğümüzden tereddüde kapılmayız. Gördüğümüz ise gözlerimizin şâhid olduğudur. Dolayısıyla ancak hakikatlerimize ait hükümleri görürüz. Bu hükümler Hakk’ın varlığında bizim için ortaya çıkmış; Hak da onların mazharı (tecelli ettiği durum) olmuştur. Bizim hakîkatlerimiz ise -sûretlerin aynada görülmesi gibi- ortaya çıkmıştır. Aynadaki sûretler görenin kendisi değillerdir; bunun nedeni yansımanın gerçekleştiği yerin onlardaki hükmüdür. Onlar göründükleri yerin kendisi de değillerdir, çünkü onların hükmü aynanın hükmünden farklıdır. Ortada idrâke konu olacak üçüncü bir şey de yoktur; oysa idrak gerçekleşmiştir! Hâl böyleyken idrak edilen nedir? İdrak eden kimdir? Âlem kimdir? Hak kimdir? Zuhur eden kimdir? Mazhar kimdir-nedir? İzhar eden kimdir? Bunlar nisbetlerdir denilirse, (bilinmelidir ki) onlar var olmayan şeylerdir. Bununla birlikte görmenin sebebi idrak edilebilcek şekilde görülenin istidâdıdır. Bu sâyede madum (yok olan) görülür. Madumun görüldüğünü kabul ettik! Öyleyse gören kimdir? Görülen de bir nisbet ise görmeye istidatlı olduğu kadar görülmeye de istidatlı olmalıdır. Nisbet değilse gerçek bir şey (varlıksal) olmalıdır. Bu durumda gören olduğu gibi görülen de olmalıdır; çünkü bizi göreni biz de görürüz. (…) O halde tek bir şey vardır ve bu nedenle o şey hakkında hayrete düşeriz. Biz kimiz? O kimdir? Bir kısmımız şöyle der: ‘Bana kendini göster, sana bakayım. Beni göremeyeceksin’ (el- A’raf 7/143) (…)”


Halil İnalcık’ın Kaleminden Edirne’nin Fethi

 

Osmanlı tarihi literatürünün tartışmalı başlıklarından biri, Edirne’nin ne zaman ve hangi şartlar altında fethedildiği meselesidir. Bu tartışmanın temelinde, başta Osmanlı kaynakları olmak üzere Bizans, Sırp ve İtalyan tarihçiler tarafından kaleme alınmış dönem metinlerinin birbiriyle örtüşmeyen ve çoğu zaman çelişen anlatımları yer almaktadır. Eldeki kaynakların Edirne’nin fethine ilişkin farklı tarihler ileri sürdüğü ve bu belirsizliğin günümüze kadar taşındığı bir çerçevede Halil İnalcık, tarihçinin bu tür bir karmaşadan karşılaştırma ve eleştirel değerlendirme yöntemleriyle nasıl sıyrılabileceğini ve tarihsel hakikate nasıl yaklaşabileceğini ustalıkla ortaya koymuştur. kendisini rahmetle yâd ediyoruz.

Edirne’nin ne zaman ve nasıl fethedildiği meselesi, son defa Bulgar tarihçisi A. Burmov ve İ.H. Uzunçarşılı tarafından tartışma konusu yapılmıştır. Burmov’a göre Edirne, Çirmen muharebesinden (26 Eylül 1371) hemen sonra, yani 1371 yılının Eylül sonlarında veya Ekim başlarında fethedilmiş olmalıdır.

O, birbirinden tamamyla bağımsız üç kaynağın, Sırp kroniklerinin, Chalkokondyles’in ve Luccari’nin kayıtlarına dayanarak bu tarihi tespite çalışır ve ilk olarak Sırp kroniklerindeki şu kısa kaydı nakleder: “Sultan Osman Kral Vukaşin’i ve Despot Ugjeşa’yı Makedonya’da Meriç boyunda öldürdü ve Edirne’yi aldı.”

Chalkokondyles de aynı şekilde, Osmanlıların Çirmen Savaşı’ndan sonra Edirne’yi aldığını belirtmektedir. Nihayet, bugün kayıp bir Bulgar kroniğini kullanmış görünen Luccari de Edirne zaptını, Çirmen Savaşı’na bağlamaktadır. Ancak son iki kaynak , Edirne’yİ alan Osmanlı kumandanı olarak Süleyman Paşa’yı anmaktadırlar. Burmov’a göre bu kaynaklar, yalnız bu isimde yanılmışlardır.

Burmov, o zamanki genel durumu gözden geçirerek olayların yürüyüşünün de 1371 tarihini teyid etmekte olduğu sonucuna varmıştır. O’na göre, Sırp prenslerinin Çirmen’e ânî olarak gelmeleri ve özellikle o zaman Arnavutluk’ta meşgûl bulunan Vukaşin’in acele kardeşi Ugjeşa ile gidip birleşmesi, bu tarafta çok önemli hâdiselerin vukubulmakta olmasıyla açıklanabilir. Başka bir deyimle, 1371’de vuku bulan Meriç (Çirmen) Muharebesi, Edirne’yi Türklerden kurtarmak için yapılmış bir seferdir. (…)

Eserini 1480 tarihlerinde yazmış olan Chalkokondyles’de ise kronolojik karışıklık malûmdur. Diğer taraftan, onun ve Luccari’nin bu savaş münasebetiyle Süleyman Paşa’dan bahsetmeleri dikkate değer. (…)

Fakat unutmamalıdır ki, Kantakuzenus hâtıralarında kendi savunmasını yapmaktadır; o, Osmanlıların Trakya’da yerleşmesinden sorumlu tutulduğundan, kendisini ve oğlu Mateos’u büsbütün suçlu duruma düşüren bu olaydan hiç söz açmamayı belki tercih etmiştir. (…)

Şunu da ilave edelim ki, mühim olaylar hakkında doğru bir kronoloji veren Bizans Kısa Kronikler’i de Edirne’nin değişmesinden bahsetmezler. Özetle diyebiliriz ki, Burmov’un Edirne’nin 1371 Meriç Muharebesi’nden sonra düştüğünen dâir tezi kesin delillere dayanmaktadır.



“İhtişamlı ve nâzenîn bir pâyitaht: Edirne”

 

Derin Tarih (Özel Sayı: 34)’deki “İhtişamlı ve nâzenîn bir pâyitaht: Edirne” başlıklı, Arif Nihat Asya’nın (1904-1975) kısa bir süre kaldığı Edirne’den, öylesine etkilenmiş olduğu o şehirden ayrılırken arkasında – bu kısmen iktibas etmiş olduğu ve muhteşem bir destan dediği şiiri bırakmışdı.

İşte o şiir: “Selimiye” derler, “Edirneé derler… / Tatl bir gariplik duygusu gelir / Kemerler; çeşmeler; minarelerle /bir eski eserler kâmûsu gelir / Minarelerden en tatlı ezanlar / Dallardan güvercin “hû hû”su gelir. / Ayşekadın’a gül ve Yıldırım’a üç şerefelinin kumrusu gelir. / şu Selimiye’dir, şu Murâdiye, / Çinilerden sümbül kokusu gelir. / karşına ya iki sedef çekmece, ya iki mücevher kutusu gelir. / Vezirlerin iki tuğlusu gider, Arkasından YEDİ TUĞLUSU GELİR. / Şurada abdest alır Hüdâvendiğar; yerden suyu; gökten havlusu gelir. / Dedeler adına “Meriç” demişler, sınırdan bir ana kuzusu gelir. / Arda’dan su içer turnalar akşam, Tunca’ya Tuna’nın kuğusu gelir / bir yelpze açar vadi çiçekten, yurdumun şahane tavusu gelir. / Kovanlar, bahçeler birbirlerinin / Ovada, KAPU BİR KOMŞUSU GELİR. Kovanlar; bahçeler , BAĞLAR ÜSTÜNE / Akşamın ya sisi; ya pusu gelir. (…)