Uncategorized Posts

Yedi Âyetler

 

Bismillâhirrahmânirrahîm Kul len yusîbenâ illâ mâ keteballâhü lenâ hüve mevlânâ ve alellâhi felyetevekkelil mü’minûn vein yemseskellâhü bi durrin felâ kâşife lehüü illâ hüve ve in yüridke bi hayrin felâ râdde li fadlihî yusîbu bihî menyeşaaü min ıbâdihi ve hüve ve in yürıdke bihayrin felâ raâdde li fadlihî yusîbu bihî men yeşââ min ıbadihî ve hüve’l ğafûrûrrahîm İnnî tevekkeltü alellâhi rabbî ve rabbiküm mâ min dâabbetin illâ hüve âzun binâsı- yetihâ inne rabbî alâ sırâtın müstekîm

Ve keeyyin min dâabbetin lâ tahmilü rızkahâ ellâhu yerzükuhâ ve iyyâküm ve hüvessemîulalîm mâ yeftehıllâhü linnâsi min rahmetin felâ mümsikâtü rahmetih. Fein tevellev fekul hasbiyallah. Lâ ilâhe illâ hüve. aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm.

Kur’an-ı Kerîm’in Meryem Sûresi’nden anlamlarıyla baştan on âyet

 

1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. (müteşâbih: mecazî anlama elverişli) 2- Bu (okunacak âyetler), Rabbinin Zekeriyyâ kuluna olan rahmetini bir anmadır. 3- Hani Rabbine gizlice seslenmişti. 4- Demişti ki: “Ey Rabbim, cidden benim kemiğim gevşedi, başımı (ihtiyarlıkten) bembeyaz alev aldı. Sana dua etmekle ey Rabbim, hiçbir zaman bedbaht olmadım. 5-Gerçekten ben, arkamdan yerime geçecek yakınlardan endişedeyim. Hatunum da kısırdır. Onun için bana tarafından bir velî ihsan eyle! 6- Ki bana ve Yakûb hanedanına mirasçı olsun. Ey Rabbim, sen onu rızana mazhar kıl! ” 7- (Allah Teâlâ buyurdu ki): “Ey Zekeriyyâ! Gerçekten biz sana bir oğul müjdeliyoruz ki, adı Yahyâ’dır. Bundan önce ona hiçbir addaş yapmadık.”

8- (Zekeriyyâ), “Yâ Rabbi! Benim nasıl oğlum olur ki, hatunum kısır durumda. Kendim de ihtiyarlığın son haddine vardım” dedi. (Kendisi 120, karısı 98 yaşında idi.) 9-(Melek) dedi ki: “Öyle! (Lâkin) Rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır, bundan önce seni yarattım. Oysa hiçbir şey değildin”. 10- (Zekeriyya), “Yâ Rabbi! (Hatunumun gebeliğine dair) bana bir alâmet ver!” dedi. Allah Teâlâ, “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gün üç gece insanlarla konuşamamandır.” buyurdu.

“Evliyânın kelâmı, Hakk’ın kelâmı”

 

“Hak (Celle celâluhu) Hazretleri ale’l-ıtlâk (mutlak sûrette) mütekellimdir (konuşandır) ve ezelden ebede kadar, lâ-yenkatı’ bî-harf ü savt (kesintisiz, harfsiz ve sessiz) mütekellimdir. Onun her bir nebî ve velî ile kelâmı vardır; ve cümlesinin kelâmı müttehiddir, yani onda tenâkuz (çelişki) yoktur. “

FÎHİ MÂ FÎH 65. Fasıldan(s.206-207) alıntılar

 

“İstiğrâk budur ki, Hak Teâlâ evliyâyı, halkın arslandan ve kaplan’dan ve zâlimden vâki olan korkularının gayri olarak, kendisinden hâif (korkan) kılar ve havfın Hak’dan ve emnin Hak’dan ve ıyş u tarab’ın Hak’dan olduğunu onlara keşf eyler.

Sirâceddîn dedi ki: “Bir meseleden bahs ettim, içimde elem peydâ oldu.”

Hz. Pîr-i dest-gîr buyurdular ki: “O bir müvekkildir; onu söyliyemiyesin, diye onu bırakmaz. Gerçi o müvekkili mahsûsen görmezsin; velâkin şevk ve gayret ve elemi gördüğün vakit, müvekkilin mevcûd olduğunu bilirsin. Bir bahçeye girersin, güllerin yumuşaklığı sana temâs eder ve diğer taraftan gittiğinde, dikenler batar. Her ne kadar ikisini de görmez isen bile, ma’lûm olur ki, o taraf dikenlik, nâ-hoş ve rencdir (sıkıntı, eziyet); ve bu taraf gülistan ve râhattır. Buna vicdânî derler; mahsüsden daha zâhirdir. Meselâ açlık, susuzluk ve gazab ve şâdî, cümlesi mahsüs değildirler; ama mahsüsden daha ziyade zâhirdirler. Zîrâ eğer gözünü açsan, mahsûsen görmezsin; velâkin açlığı kendinden hiçbir hile ile def etmek mümkin değildir; ve sıcak taâmlardaki harâret de böyledir. Sıcaklık ve soğukluk, tatlılık ve acılık taâmlara mahsüs değildirler; ama mahsüsden daha ziyade zâhirdirler. Nihâyet sen, bu tene ne nazar ediyorsun? Senin buna ne taallukun vardır? Sen bunsuz kâimsin ve dâima bunsuzsun. Eğer gece olursa, ten kaydında olmazsın ve eğer gündüz olursa, işlerle meşgûlsün; aslâ ten ile değilsin, başka bir mahaldesin. Sen neredesin ve ten nerdedir? Yani “Ben bir vadideyim, sen bir vâdidesin.” Zanneder ki ten öldü, o da öldü. Hey! Senin ne taallukun vardır? Bu göz azîm kayddır; ve ten azîm bir mağlatadır (şaşırtıcı söz). Sâhirân-ı Fir’avn bir zerre vâkıf olduklarında, teni fedâ ettiler. Kendilerinin bunsuz kâim olduklarını gördüler. Tenin onlara hiç taalluku yoktur. Her nereye inip ikâmet eylesen, bir başkası zâhir olur. O evvelkini unutursun. (…)”

İlk Vahiy Son Peygamber

 

“Hz. Peygamber ‘şâhidi’ olmayan, kendisine rehberlik edebilecek birisinden yoksun bir yetimdi…

Hira mağarasında inzivaya çekilmişken uyku ile uyanıklık arasında duyduğu emre “Ben okuyan değilim” diye cevap verdiğinde ilk vahiy son peygambere inmiş oldu. Emir ikinci, ardından üçüncü kez yinelenince cevap değişmemiş, bunun üzerine meleğin zorlamasıyla kelimeler Peygamberin dilinden dökülmüştü: “Oku Rabbinin ismini -veya ismiyle-, O ki, yaratmıştır. (dipnot: Alak, 1-2.)

Alak sûresinden beş âyet-i kerîme nazil olduğunda Hz. Peygamber’i derin bir hayret duygusu kaplamış endişe ve tereddüt ile sarsılmış, olan bitenin ne olduğunu anlamamış olmanın geriliminden kurtulmak üzere evine doğru koşmuştur. Hz. Peygamber bu ilk hayret ve tereddütten ancak Dûha suresinde yer alan (ki sûrenin adı olan kuşluk güneşi ile Hz. Peygamber’in inşiraha çıkması arasında anlam ilişkisi olmalı) Seni Rabbin terk etmedi (Duha, 3.) ayetiyle çıkmış olmalıdır.