Uncategorized Posts

Bir Kriz Döneminde Tasavvufun Meselelerine Eğilmek

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın Derin Tarih’in Haziran 2026 sayısında çıkan Bir Kriz Döneminde Tasavvufun Meselelerine Eğilmek başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“ Türkiye iyice kontrolden çıkmış siyasî-ekonomik bir krizin, bir sosyo-kültürel yarılmanın ve birçok cana mâl olan anarşi döneminin içinden geçerek / geçirilerek 12 Eylül 1980 askerî darbesine sürüklenmişti. Darbenin nasılsa sağladığı nispi bir sessizlik ve tedirginliklerin eşlik ettiği bir sükûnet havası hâkimdi. Defin sonrasının yahut fırtına öncesinin sessizliği mi idi bu? Kimse tam bilmiyordu, bir şeyler bilenler de kanaatlerinden pek emin değillerdi. (…)

Entelektüel olarak ümitleri artanlar da vardı; bunlar arasında karşılıklı daha rahat konuşulabilecek ve sansürlenmiş bazı meseleler daha açık yazılabilecek intibak hâkimdi. Böyle bir vasatta birbiri ardınca denebilecek kadar yakın aralıklarla ve aynı yazara ait, câzip başlıklı ama soğukkanlı iki kitap yayın dünyasına çıkıverdi: İslâmın Bugünkü Meseleleri, İstanbul, Ötüken Yay., 1981, 308 s. ( kitap kapaktan “Hicretin 15. Yüzyılına Armağan” edilmişti) ve İslâm Tasavvufunun Meseleleri,İstanbul, Ötüken Yay., 1982, 270 s. (aslında ikinci kitap ilkinin içine sığmadığı için müstakil bir kitap haline gelmişti).

Kitapların yazarı merhum Erol Güngör’dü (doğum, Kırşehir 1938; vefat, İstanbul 1983), sosyal psikoloji sahasında mütehassıs olmakla beraber dînî alan dâhil sosyal bilimlerin birçoğunda ciddî malumat sahibi, Batı dillerinden ikisine hâkim, Arapça ve Osmanlıca ile yaşdaşı akademisyenlere göre ileri derecede hukuku olan, sessiz ama derin bir üniversite hocası, kıymetli tercümeleri de olan bir müellifti. (…) MHP ile fikrî yakınlığı biliniyordu. Erol Güngör (Kırşehir 1938- İstanbul 1983) döneminin akademisyenleri arasında hem ilgi alanlarının genişliği hem de çalışmaları, telif ve tercümeleri bakımından ihatalı ve verimli biri. Erken yola revan oluyor ne yazık ki… “Erol’un vefatından sonra zihnimin yarısı kopmuş gibi oldu” diyen yakın arkadaşı rahmetli Mehmet Genç karayolu ile birlikte yaptıkları bir seyahatı anlatıyor. (…)

İbrâhimî Kelimede içkin “Müheyyemî Hikmet”in Beyânında olan Fas’tan alıntılar

 

“Müheyyem” “tehyîm” masdarından mef’ûl isimdir. Ve “heyemân” ifrât-ı aşk ma’nâsınadır. Cenâb-ı İbrâhîm (a.s)da Hak muhabbeti gâlib olduğundan, Allah uğrunda babasından ve kavminden yüz çevirdi; ve Hak yolunda oğlunu zebha tasaddî eyledi (girişti) ve çoğu malını terk etti. Ve muhabbetinin şiddetinden Hakk’ı nûriyyetin zuhûru hasebiyle kevâkib (yıldızlar) mazharlarında taleb edip: “Eğer Rabbim bana hidâyet etmez ve doğru yolu göstermezse, şaşırmışlardan ve cemâl-i Hak’ta hayrete düşenlerden olurum” (En’âm 6/77) dedi. Bu hallerin cümlesi heyeman (aşırı aşk) galebesindendir. Ve âkıbet kemâl-i heyemânı hasebiyle kendi nefsinden fânî ve Hak’la bâkî oldu. Ve Hakk’ı semâvât , arz , ruhlar ve cisimler mazharlarında idrâk eyledi. Bu teheyyüm (şiddetle âşık olma) sıfatı, öncelikle ervâh-ı âliyye-i müheyyemede görünür oldu. Zîrâ Hak, onlara cemâlî celâlinden tecellî etti; ve onlar Hakk’ın nurlarında hayrette olup nefislerinden gâib oldular. Bundan dolayı nefislerini ve mâsivâ-yı Hakk’ı bilmediler. Ve onların halkıyyeti üzerine hakkıyyet mütecellî ve gâlib olduğundan onlar bu tecellîde müstağrak ve müstehlek oldular. Sâniyen kümmel-i enbiyâdan İbrahim (a.s.)da zâhir oldu. Çünkü Halîlü’r-Rahmân idi. / Ve “halîl” muhibbin rûhu meyânında “tahallül” eden habîbdir . Ve “hıllet” habîbde tahallül eden muhabbettir. Bundan dolayı İbrahim (a.s.) Hakk varlığına mütehallil ve Hak varlığı da onda mütehallil olup şiddet-i heyemânından dolayı mâsivâ-yı Hak’tan yüz çevirip Fâtır-ı semâvât ve arza müteveccih olduğundan İbrâhîmî kelimeye “hikmet-i müheyyemiyye”ye mukârin (bitişik) kılındı. Ve bu fasta “heyemân”ın halleri îrâd olundu. Ve subûtî ilâhî sıfatlar, evvelen cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) ile zâhir olduğundan “kuddûsî hikmet”den sonra, bu “müheyyemî hikmet”in zikri gerekti.

İbrâhîm Halîl (a.s.)ın “halîl” ile adlandırılması, zât-ı ilâhiyyenin muttasıf olduğu sıfatların tümüne zât-ı Halîl’ duhûlu ve hasrı sebebiyledir.

Yani Hz. İbrâhim (a.s.) ın zâtı, ilâhî zâtın varlık tavrı ile muttasıf olduğu tüm şeylere şuhûd ile girmiş ve kâffe-i sıfât-ı ilâhiyyeyi toplamış bulunduğu için kendisine “Halîl” tesmiye olundu. Dolayısıyla, ilâhî sıfatlar ve isimler İbrâhîm (a.s.) ile, ve cenâb-ı İbrahim de isimler ve sıfatların mazharları tamâmen hakkı ile kaim oldu. Ve bu sûrette, ilâhî sıfatların tümü ve zâtî isimler ile muttasıf olarak hepsine dâhil oldu. Ve muhabbet-i ilahiyye-i zâtiyye, cenâb-ı İbrâhîm’in bilcümle hakîkatlerine ve zâtına / müstevlî olduğu gibi, İbrâhîmî muhabbet dahi ilâhî hakîkatlere yayıldı. Böylece birinci itibara göre, “Halîl” tesmiyesi “fâil ma’nâsına; ve ikinci itibara göre de “mef’ûl” ma’nâsına olur..

Nitekim şair dedi: Yani rûhum, mesleği olan eczâ-yı vücûdumda nasıl tahallül etmiş ise, sen dahi öylece rûhun mesleği olan cemî-i cevârih ve a’zâmda tahallül ettin; bu sebepten ötürü Halîl’e “halîl” denildi.

“Müheyyem” “Tehyîm masdarından mef’ûl isimdir. Ve heyemân aşk ifratı anlamındadır. Cenâb-ı ibrahîm (a.s.)de Hak muhabbeti gâlib olduundan, Allah uğrunda babasından ve kavminden yüz çevirdi; ve Hak yolunda oğlunu zebha girişti; ve çoğu malını terk etti. Ve muhabbetinin şiddetinden Hakk’ı, nûriyyetin zuhûru hasebiyle yıldızların mazharlarnda taleb edip: “Eğer rabbim bana hidayet etmez ve doğru yolu göstermezse, şaşırmışlardan ve cemâl-i Hak’ta hayrete düşenlerden olurum” (En’âm 6/77) ve bu fasta “HEYEMÂN”ın hâlleri îrâd olundu. Ve ilâhî sübûtî sıfatlar, evvelen cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) ile zâhir olduğundan “kuddûsî hikmetéden sonra, bu müheyyemî hikmet”in zikri gerekir oldu.


Nurettin Topçu ve Orhan Okay

 

Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi’nde jeoloji asistanı olarak görev yaptığım yıllarda, aynı Üniversite’nin Edebiyat fakültesi’nde Türk dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Okay’la da tanışmıştım, ailece de görüşürdük. Tipik bir İstanbul efendisi idi. Ne ki hem kendileri hem ben ve ailem İstanbul’a geldiğimizde zaman zaman görüşmemiz sürerken kendisi ve eşi vefat ettiğinde bu seçkin aileyle görüşmemiz de son bulmuş oldu.

Merhûm Orhan Okay Nurettin Topçu’yu sever ve eserlerini takip ederdi. Prof. Dr. İsmail Kara ile de tanışıklığı / yol arkadaşlığı vardı.

Şimdi 1. Baskısı Mart 2026 olan, İsmail Kara’nın hazırladığı BEN SEVDİKLERİME ZOR YAZABİLİYORUM / Nurettin Topçu’nun Mektupları kitabındaki 11 Kasım 1958 tarihli mektubun birkaç yerinden alıntılar sunacağım:

Orhan,

Mektubunu İstanbul’da iken almıştım. Bursa’ya, on günlük rapor alarak, nükseden romatizmamın tedavisi için kaplıcalara geldim. talihime havalar iyi gidiyor. pazar günü İstanbul’a döneceğim.

Senin Diyarbakır’daki huzursuzluğun, tahminimin isabetini ortaya koymakla beraber, beni hayli üzdü. Hayat tecrübelerinin faydasını bilirim: Yeis ve fütur en büyük felakettir, maazallah imansızlığa götürür.(…) N.Topçu

Fütûhât-ı Mekkiyye 11. Cild Üçyüz Sekizinci Bölüm

 

Tümel Âlemin Karışmasının Muhammedî Mertebeden Bilinmesi

Şaşarım, yokluğa ol diyene! / O sözün söylendiği, henüz yoktu

Sonra olunca, ona denilmedi ki o / Oluş bölünmeyen şeydir /

Ol’ sözü kudreti ortadan kaldırmış / Akıl buna hükmetti ve delil oldu /

Aklın nasıl delili olur ki? / Aklın yaptığı bina keşif ile yıkılır

Nefsin kurtuluşu şeriatta / İnsan görür de sonra mahrum mu kalır?

Keşifte şeriata sarılmalısın! / Böyle biri iyiliği elde etmiş ve kurtulmuş

Fikri geride bırak, taşıma her yere / Kasaptaki bir et gibi terk et onu

Fikrin bir makamı var ve onu o yerde tut / Ta ki merhamet görmüş bir kul ol

Bir bilginin şahidi şeriat ise / İşte bilgi odur, sarıl ona

Akıl ona aykırıysa, de ki: ‘Bu senin tavrın, / Tecrübeniz olan şeyle ilgilenin’

Allah’ın o kadar bilgisi var ki / ‘Niçin’ demeyen kimse, ulaşır onlara

Bilgi ‘nasıl?’ sorusuyla bilinemez / ‘Ne kadar?’ otoritesi de işlemez ona

Tıpkı Levha bilinmediği gibi / Hakkın o levhaya kalem ile yazdıkları

Bilmelisin ki, insanlar, insanın mahiyeti hakkında görüş ayrılığına düşmüştür. Bir grup ‘insan’ denilen şeyin ‘latife’, bir kısmı, ‘cisim’ bir kısmı ise ‘ikisinin toplamı’ olduğunu ileri sürmüştür ki, doğrusu da budur. İnsan lafzı, her grubun dile getirdiği anlama verilmiş bir isimdir. Sonra, insanın şerefi hakkında görüş ayrılığına düştük: Acaba üstünlük insan için zati bir şey midir? Yoksa var olduktan sonra ve tam bir insan olarak düzenlendikten sonra ulaştığı bir mertebeyle mi gerçekleşir? Söz konusu mertebeye insan, bilgiyle veya halife ve imam olmakla ulaşır.

İnsanı zâtı gereği şerefli sayanlar, Allah’ın onu iki eliyle yaratmış olmasına ve iki elini başka bir yaratık için bir araya getirmeyişine bakarak şöyle demiştir: ‘Allah insanı kendi suretine göre yarattı.’ ‘İnsan özü gereği şereflidir’ diyenlerin delili budur. Bu görüşe karşı çıkanlar şöyle derler: ‘İnsan özü gereği değerli olsaydı, onun zâtını gördüğümüzde değerini de öğrenmemiz gerekirdi. Gerçek ise öyle değildir. Öte yandan büyük ve değerli insan da sahip olduğu bilgi ve ahlâkıyla diğer insanlardan üstün olmazdı; çünkü her ikisini insan tanımı birleştirir. Bu durum, insanın üstünlüğünün menzil veya mertebe diye isimlendirilen geçici bir durumla gerçekleştiğini gösterir. Öyleyse şerefli olan, mertebedir. bu mertebeyle nitelenen kimse ise, dolaylı olarak şeref kazanır. Bu durum resullük, nebilik, halifelik ve hükümdarlık mertebelerine ulaşmaya benzer.,’İ

Öyleyse şerefli olan, mertebedir. Bu mertebeyle nitelenen kimse ise dolaylı olarak şeref kazanır. Bu durum, insanın üstünlüğünün menzil veya mertebe diye isimlendirilen geçici bir durumla gerçekleştiğini gösterir. Öyleyse şerefli olan, mertebedir. Bu mertebeyle nitelenen kimse ise, dolaylı olarak şeref kazanır. (…) Allah şöyle der: ‘İnsan hatırlamaz mı, onu bir şey değil iken yarattığımızı? (Meryem 19/67) . Başka bir âyette ise şöyle buyurur: “İnsanın üzerinden bir süre geçti mi ki, zikredilen bir şey değildi. (el-insan 76/1)



Fütûhât-ı Mekkiyye Beş Yüz Altıncı Bölüm’den alıntılar

 

Menzili ‘Onlar tuzak kurdu, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır’ (ÂI-i İmran 3/54) ve onlar tuzak kurdu biz de tuzak kurduk, onlar farkında değil.’ (en-Neml 27/ 50) Âyeti Olan Kutubun Halinin Bilinmesi

Allah şöyle buyurur: ‘Farkında olmadıkları yönden onları saptıracağız’ (el-Araf 7/182)

Allah’ın yarattıklarında bir tuzağı var / Onlar bilmez o tuzağı, habersizdirler 0nlardandır tuzak, onu bilen kişi çift ve tek namazları kılandır / Zillet üzere ve huşu içinde münacat eder durur / peş peşe gelir, aralıklı olarak ona / Bir müşahede gelir ki hakikatleri görür / Güneş ve dolunay gibi üzerine doğarlar / Varlıkları orada görür / Açık ve gizli olarak bilgi vermek üzere

Allah şöyle der: ‘Farkında olmadıkları yönden onları saptıracağız’ (el-Araf 7/182) Başka bir âyette ‘Bir tuzak kurduk, onlar farkında değil ‘ (En-Neml 27/50) der. Tuzak fark edilirse, tuzak olmaktan çıkar zaten ! Bunun istisnası Allah’ın tuzağını fark etmekle ilgili bir durumdur. Allah’ın kendisine yerleştirdiği bir işteki TUZAĞININ FARKINA VARILIP SONRA O İŞE YERLEŞMESİ VE TUZAĞA DÜŞÜLMESİ AllAH’IN bir mekri ve tuzağıdır. Misal olarak ‘Allah onu bir bilgiye sahip olarak saptırdı. (el- Câsiye 45/23) ayetini verebiliriz. Bu ölçüyle tuzağı (mekr) bilmek GAYBI BİLMEKTEN AYRIŞIR, ÇÜNKÜ GAYB âlemi bilindiğinde BİLEN İÇİN ‘gayb’ ADINI YİTİRİR. Hâlbuki ALLAH’IN TUZAĞI olduğunu fark etmeden BİR Hâl VE DURUMA YERLEŞTİRİLEN KİŞİ İÇİN O hâle YERLEŞTİRİLDİĞİ sürece tuzağın adı kalkmaz. Aradaki bu ince fark olmasaydı GAYB İLE İLAHİ TUZAK MESELESİ BİRBİRİYLE EŞİTLENİRDİ.

BAZI ilahi TUZAKLAR kula zarar verme amacı taşırken bir türü kula zarar verme amacı taşımaz. Bu DURUMDA Hakk’ın tuzağı KULUN SAADETİNİ TEMİN EDECEK BAŞKA BİR HİKMET NEDENİYLE ORTAYA ÇIKAR. ÇÜNKÜ Allah âleme BİR HÜKÜM YERLEŞTİRDİĞİNDE, BUNUN AMACI, HÜKME KONU OLANDA ONUN UYGULANMASIDIR. Hükmün uygulanması İRADE EDİLMEMİŞ OLSAYDI, ANLAMSIZ VE ABES düşerdi. Hükmün uygulanacağı ve ONU YERİNE GETİRECEK BİRİ bulunmasaydı YİNE ABES OLURDU. BİR HÜKÜMLE basiret üzere amel eden kişi, basiretsiz amel edenden üstündür. Bu nedenle BİLENLE bilmeyen BİR DEĞİLDİR. Allah ise TUZAK VE ALDATMASIYLA O’nu kandırdığını zannedenle birlikte yürür: İNSANIN KURDUĞU BU TUZAK bir grup hakkında allah’ın onlara tuzağı şeklinde tezahür ederken başka bir grup hakkında allah’ın onlara dönük inayeti şeklinde tezahür ederken BAŞKA BİR GRUP HAKKINDA Allah’ın onlara dönük İNAYETİ ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER. Misal olarak ‘dilediğini yap, seni bağışladım!’ İFADESİNİ VEREBİLİRİZ. Yani senden dolayı kendimi SENDEN perdeledim ve başkasını bu nedenle cezalandırırken SENİ CEZALANDIRMAYACAĞIM. Çünkü senin adına KATIMIZDAN İNAYET TAKDİR EDİLMİŞTİR. B MAĞFİRET GÜNAHI ÖNCELEMİŞ, BAŞKA BİR İFADEYLE GÜNAH GERÇEKLEŞMEZDEN ÖNCE mağfiret BELİRLENMİŞ VE TAKDİR EDİLMİŞTİR. Bu durum ‘SONRA GELEN’ âyetinde (el-fetih 48/2) âyetinde BELİRTİLİR. Böylece GÜNAH ‘BAĞIŞLANMIŞ’ , YANİ KENDİSİNDEN MEYDANA GELDİĞİ KİŞİYLE ARASINDAKİ BİR PERDEYLE ÖRTÜLMÜŞ halde gelir; O PERDE nedeniyle GÜNAH KİŞİYE ETKİ EDEMEZ. Allah mekri ‘istidrac’ diye İSİMLENDİRDİ. BUNUN NEDENİ MEKRİN MERTEBELERDE BİR DERECEDEN BAŞKA BİR DERECEYE DOĞRU BASAMAK BASAMAK YER DEĞİŞTİRMİŞ OLMASIDIR. BU YER DEĞİŞTİRME OLMASAYDI, ALLAH EHLİ ONUNLA NİTELENMEZDİ, ÇÜNKÜ İLAH3İ MEKR, BU İNTİKALLE BİRLİKTE, ÖVÜLEN VE KINANAN TÜM MAKAM VE MERTEBELERİ KUŞATIR. BÖYLE OLMASAYDI ALLAH KENDİNİ MEKR VE İSTİDRAC (YAPMAK) FİİLİYLE NİTELEMEZDİ. ALLAH KENDİNİ NİTELEDİĞİ İÇİN EHLİ DE onlarla nitelenir. BU İTİBARLA ONLAR DA TUZAK KURAR VE TUZAĞA DÜŞERLER.