Uncategorized Posts

FÎHİ MÂ FÎH Onaltıncı Fasıl’dan alıntılar

 

İnsanda bir aşk, bir taleb, bir derd, bir ıztırâb ve bir takâzâ vardır ki, eğer bu âlem-i mülkün yüzbin mislini verseler, fâriğ ve müsterih olmaz. Bu halk, herbir ma’rifet, hırfet( , san’at ve mansıbı (dereceyi) ve ilimleri ve yıldızları vs. yi tafsilâtıyla tahsil eder; ve aslâ gönül müsterih olmaz; çünkü maksûd olan şeyi elde etmemiştir. Nihâyet ma’şûka “dil-ârâm” derler; yani gönül onunla karâr ve râhat eder. Böyle olunca ma’şûkun gayri ile nasıl ârâm ve karâr edebilir? bilcümle ezvâk (zevkler) ve maksadlar bir merdiven gibidir. Mademki merdivenin basamakları, ikâmet ve tevakkuf mahalli olmayıp, geçmek içindir; ne mutlu o kimseye ki, uzun yolun kısa olması için pek çabuk bîdâr (uykusuz) ve vâkıf olup, merdivenin bu basamaklarında ömrünü zayi’ etmez. Cenâb-ı Pîr’den suâl ettiler ki : “Moğol Tatarları bizim mallarımızı alırlar ve onlar da arasıra bize birtakım emvâl (mallar) bağışlarlar. Acaba onun hükmü nasıldır?” Hz. Pîr-i dest-gîr cevâben buyurdular:

Moğolların aldıkları şey, Hakk’ın kabzasına ve hazînesine dâhil olmuş bir şeydir. Nitekim deryâdan bir testi veya bir küp doldurup çıkarırsın; su, testi veya küp içinde bulundukça, o senin mülkün olur ve onda kimse tasarruf edemez; ve her kim senin iznin olmaksızın, o küpten su alırsa, gâsıb (gasbeden) olur. Fakat o suyu yine deryâya döktüğünde, herkese helâl olur ve senin mülkünden çıkar. bundan dolayı bizim malımız onlara harâm ve onların malı bize helâldir.

“İslâmiyette ruhbâniyet yoktur; cemâat rahmettir.” Resûlullah (a.s.v.) cemiyet içinde mesâî bezli (bolluğu) buyurdu. Zîrâ ruhları toplama için azîm ve hatîr etkileri vardır. o etki vahdette ve yalnızlıkta hâsıl olmaz. Bu sırra mebnî (dayanarak) mahalle ahâlisinin toplanması, rahmet ve faydanın tezâyüdü (artması) için mescidler konulmuştur.

Hz. Pîr-i dest-gîr Huzzâr’dan birisine cevâben buyurdular: O vakit ki münkesirü’l-kalb ve zayıf idiler ve kuvvetleri yok idi; Hak Teâlâ onlara inâyet edip niyazlarını kabûl eyledi. Bu zamanda muhteşem kavî oldular. Hak Teâlâ halkın en zayıfı ile kulları helâk eder; tâ ki onların âlemi zabt etmeleri, kendi kuvvetleriyle değil, Hakk’ın inâyet ve mededi ile olduğunu bilsinler. (…)

Hak Teâlâ’nın iyilik için iyilik, kötülük için kötülük olsun diye ezelde hükmettiği şey aslâ tebeddül etmez: zîrâ Hak Teâlâ hakîmdir… Hiç iyilik bulmak için kötülük et der mi? (…) Bütün enbiyâ ve evliyâ iyiliğin karşılığı iyilik ve kötülüğün karşılığı kötülüktür demişlerdir. Nitekim Hak teâlâ buyurur : “İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görür ; kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görür:” Eğer ezelî hükümden murâdın, dediğimiz ve şerh eylediğimiz ise, aslâ tebeddül etmez. Maâzallah, eğer murâdın iyiliğin ve kötülüğün cezası, artar ve eksilir ve tebeddül eder, yani iyiliği ne kadar çok yaparsan, iyilikler ziyâde olur; ve zulmü ne kadar çok yaparsan, kötülüklr de ziyâde olur, demek ise, bu tebeddül eder; fakat hüküm aslı tebeddül etmez.

Biz Türkçe’yi sadece itikadî pozisyonumuz sebebiyle benimsedik.

 

Türkçe bir Müslümanın itikadî yerini yaşayarak göstermesine yarayacak bir dil. birçok örnek verilebilir ama hepinizin bildiği “kaza” örneği öğreticidir. Biz İngilizcede “accident”, Almancada “unfall ” denen şeye Türkçede “kaza” deriz; “bir kaza geldi başıma”, “kaza geçirdim”… Ne demek bu? İngilizcede “accident” dediğinizde bir terslikten bahsedersiniz, Almancada da aynısı geçerlidir. Ama biz Türkçe konuşan insanlar kaza geçirdiğimizi, kazaya uğradığımızı, başımıza bir kaza geldiğini söyleriz. Allah istediği için, kaderimizde bu olduğu için oldu; Arapçada “kaza” bu demektir. Ama Araplar hiçbir zaman kaza geçirdiklerinde “kaza geçirdim” demezler. Bunun gibi binlerce kelime vardır. Biz Türkçeyi sadece itikâdî pozisyonumuz dolayısıyla benimsemiş insanlarız. Bunu üretmedik, icat etmedik, itikadî pozisyonumuz sebebiyle benimsedik. “Pozisyon” kelimesini kullanıyorum çünkü biz mürted bir toplumda yaşıyoruz. Tanzimattan sonra Avrupa medeniyetini ufuk olarak kabul ettiğimiz sırada bile karşı karşıya kaldığımız Avrupaî kavramlarla ünsiyet kurabilmek için -elimizde Arapçadan başka bir şey olmadığı için, Türkçe konuşmak için- Arapçadan kelimeler ortaya çıkardık. “İstiklâl” kelimesi bunlardan bir tanesi. Türkler “istiklâl” deyinceye kadar dünyada kimse istiklâl demiyordu; bu Arapça değil Türkçedir; medeniyet, cemiyet Türkçe kelimelerdir. Bütün bunlar Avrupa’da bilinen bir şeyin Türkçe nasıl söyleneceği sorusuna cevap olmak üzere ortaya çıkmıştır. “Cemiyet” yerine “toplum” dediğinizde haltetmiş olursunuz. Çünkü zaten siz onu “sosyete” kelimesinin karşılığı olarak yaptınız.

Bize çocukluğumuzdan beri Allah’ın öğrettiklerinin bizim Allahtan gayrı kaynaklardan öğrendiklerimizle uyum halinde olmadığı ve asıl işte bugün bilimsel diye ifade edilen beyanların ve düşünme biçimlerinin değer yargılarından bağımsız olarak doğru olabileceği fikri aldığımız eğitim, gördüğümüz tahsil diye öğretildi. Türkçe bir Müslümanın itikâdî yerini YAŞAYARAK GÖSTERMESİNE YARAYACAK bir dil. Biz Türkçe konuşan insanlar kaza geçirdiğimizi, kazaya uğradığımızı, BAŞIMIZA BİR KAZA GELDİĞİNİ SÖYLERİZ. Allah istediği için, KADERİMİZDE BU OLDUĞU İÇİN OLDU; ARAPÇADA “kaza” BU DEMEKTİR. ama Araplar hiçbir zaman kaza geçirdiklerinde “kaza geçirdim” demez. Bunun gibi BİNLERCE KELİME vardır. Biz Türkçeyi sadece itikâdî POZİSYONUMUZ DOLAYISIYLA benimsemiş insanlarız. Bunu üretmedik; icat etmedik; itikadî pozisyonumuz sebebiyle benimsedik. “Pozisyon” kelimesini kullanıyorum çünkü biz mürted bir toplumda yaşıyoruz. Tanzimat’tan sonra Avrupa medeniyetini ufuk olarak kabul ettiğimiz sırada bile KARŞI KARŞIYA KALDIĞIMIZ AVRUPÂÎ kavramlarla ünsiyet kurabilmek için -elimizde Arapçadan başka şey olmadığı için, Türkçe konuşmak için- Arapçadan KELİMELER ORTAYA ÇIKARDIK. “İstiklâl” kelimesi BUNLARDAN BİRİSİ. Türkler “istiklâl” DEYİNCEYE KADAR dünyada kimse istiklâl demiyordu, bu Arapça değil Türkçedir ; medeniyet, cemiyet Türkçe kelimelerdir. Cemiyet yerine toplum dediğinizde HALTETMİŞ OLURSUNUZ. Çünkü zaten siz ONU “sosyete” kelimesinin karşılığı olarak yaptınız.

Talas Muharebesi’nden sonra bazı Müslümanlar Türk oldu. Türkçe diye bir dil var ve doğrudan doğruya itikadî bir dil. İtikadî zenginliğimiz, bize bugün küfür hâkimiyetini KABUL ETMEMEYE zorlayan bir şeydir.

“Haçlı Seferleri, bir dizi kutsal niyetle örtülmüş organize yağma ve saldırı hareketleriydi.” Steven Runciman

 
Haçlı Seferleri Tarihi

Haçlı Seferlerlerinin fitilini ateşleyen gelişmeler 11. yüzyılın ikinci yarısında Bizans İmparatorluğu’nun karşı karşıya kaldığı tehditlerle yakından ilgilidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt Meydan Muha- rebesi’ndeki Selçuklu zaferiyle Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış ve Bizans, topraklarının büyük bir bölümünü kaybetmeye başlamıştı. Bu süreçte Anadolu’ya hâkim olmaya başlayan Selçuklular, Batı Anadolu’ya kadar ilerleyerek Süleyman Şah (1075-1086) önderliğinde başlangıçta İznik merkezli Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurdular. Böylece Selçuklular, Bizans için ciddî bir tehdit haline geldi.

Bu durum karşısında Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos (1O81-1118) Batı’dan yardım istemek zorunda kaldı ve Papalık makamıyla temasa geçerek askerî destek talep etti. Bu diplomatik girişim, 1095 yılında Papa II. Urbanus’un Clermont Konsili’nde “Deus vult!” sloganıyla yaptığı ve büyük yankı uyandıran çağrısıyla karşılık bulacaktı. Papa bu çağrıda, Kudüs’ün ve diğer kutsal şehirlerin Müslümanların elinde bulunmasının Hıristiyan dünyası için büyük bir utanç olduğunu vurgulamış; Tanrı’nın isteği doğrultusunda, bu toprakların geri alınmasının, seferlere katılacak Hıristiyanların günahlarının bağışlanmasına vesîle olacağını ilân etmişti.

Papa’nın çağrısı başta Fransa, Normandiya, Lorraine, Flandre ve İtalya olmak üzere, Batı Avrupa’nın birçok bölgesinde geniş yankı uyandırdı. Seferin katılımcı profili dînî liderlerden feodal beylere, profesyonel şövalyelerden köylülere kadar oldukça çeşitliydi. Ancak bu katılımın ardında yalnızca dinî duygular değil, Batı Avrupa’daki toprak kıtlığı; artan nüfus baskısı, iktisâdî sıkıntılar ve soylular arasındaki iç mücadelelerin yarattığı sosyal gerilimler de yer almaktaydı. Özellikle küçük soylular ve maceraperest şövalyeler, seferi hem dünyevî kazanç elde etme hem de statü kazanma aracı olarak görmekteydi. Bu yönüyle I. Haçlı seferi, dinî idealler ile dünyevî çıkarların iç içe geçtiği bir toplumsal harekete dönüşmüştü.

Bu seferin katılımcıları iki ana grup hâlinde organize olmuştu. İlki, dînî heyecan ve cennet umuduyla yola çıkan, ancak askerî yetenekten ve stratejik disiplinden yoksun olan sıradan halk kitleleriydi. İkincisi ise Avrupa’nın önde gelen soylularının liderliğinde, askerî deneyime sahip birliklerle oluşturulan asilzadeler ordusuydu. Her iki grubun karakteri, hareket biçimi ve ulaştığı sonuçlar Haçlı Seferinin genel seyrini belirlemişti.

Haçlılar Anadolu’da

İlk grup, tarih yazımında genellikle “Halk Seferi ” olarak adlandırılmıştı. bu hareker, clermont Konsili’nde Papa II. Urbanus’un yaptığı çağrıya verilen erken ve plansız bir cevaptı. Keşiş Pierre l’ermite ve Walter Sans-Avoir gibi dinî liderlerin etkisiyle binlerce köylü, şehirli, zanaatkâr, yoksul ve küçük çaplı şövalye, 1096 yılının ilkbaharında Batı Avrupa’dan yola çıkmıştı. Bu insanlar büyük oranda dinî motivasyonla hareket etmiş, Kudüs’e ulaşarak günahlarının bağışlanacağına, hattâ cennetin kapılarının açılacağına inanmıştı. Halk seferi’nin katılımcıları Bizans topraklarına vardığında, İmparator I. Aleksios Komnenos’un emriyle kontrollü biçimde Anadolu’ya geçirildiler. Ancak İznik civarında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan(1092-1107) tarafından kuşatılarak, neredeyse tamamı imha edildi. Böylece Halk Seferi hedefe ulaşamadan, büyük ölçüde başarısızlığa uğrayarak sona erdi.

Asıl askerî harekâtı oluşturan ve “Prenslerin Seferi” olarak adlandırılan ikinci grup ise aynı yılın sonbaharında harekete geçti. Bu grup, Avrupa’nın önde gelen soyluları ve feodal beyleri tarafından oluşturulmuştu. (…) Bu liderlerin motivasyonları, dîni inançların yanı sıra siyâsî nüfûz kazanma, toprak elde etme ve aile şöhretlerini artırma arzularını da içermekteydi. Bu yönüyle Prenslerin seferi, halkın saf dinî duygularından çok daha karmaşık bir ideolojik ve politik arka plana sahipti. Bu grup askerî anlamda ciddî bir disiplini ve donanımı haizdi zırhlı süvariler, okçular; piyade birlikleri ve yardımcı kuvvetler düzenli şekilde organize edilmişti.

Grup 1097’de ilk önce Konstantinopolis’e ulaştı ve burada Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos, Haçlı liderlerden Doğu’da ele geçirecekleri toprakları Bizans’a geri vereceklerine dair yemin aldı. Bu noktada Bizans, Haçlıları Anadolu içlerine geçirerek onlara hem askerî hem de lojistik destek sağladı. Haçlıların ilk işi Türkiye Selçuklu Devleti’nin başkenti olan İznik’i kuşatmak oldu ve yoğun bir kuşatmadan sonra şehir ele geçirilerek Bizans’a teslim edildi. Ardından ordu doğuya ilerleyerek Dorylaion/Dorileon (Eskişehir civarı) yakınlarında Sultan I. Kılıçarslan’ın kuvvetleriyle karşılaştı. 1 Temmuz 1097 tarihinde meydana gelen savaşta Haçlılar galip gelerek Anadolu’daki ilerleyişlerine devam ettiler. Haçlılar 1097 yılının sonlarında Selçuklu komutanlarından Yağısıyan yönetimindeki Antakya önlerine ulaştı. Sağlam surlarla çevrili bu şehir, Haçlılar tarafından kuşatıldı ve uzun bir mücadelenin ardından 3 Haziran 1098 tarihinde ele geçirilerek Antakya Prinkepsliği kuruldu. Öte yandan, 1098’in başlarında Antakya kuşatması sürerken, Güney İtalya’dan gelen Kont Baudouin, önce Fırat Nehri çevresinde dolaşarak yerel ermeni beylerle ittifaklar kurdu ve şehri ablukaya aldı. Sonunda Urfa’nın Ermeni yöneticisi Thoros’un desteğiyle şehre girdi ve kısa süre içinde buraya hâkim oldu. Thoros’un ölümüyle şehirdeki iktidarı tamâmen ele geçiren Baudouin, burada Urfa Haçlı Kontluğu’nu kurdu (10 Mart 1098). Haçlılar asıl hedefleri olan Kudüs’e doğru ilerlemeye devam ettiler. O dönemde şehir Fâtımîler’in kontrolündeydi. Filistin boyunca ilerleyerek Remle, Lod gibi önemli merkezlerden geçip nihayet Temmuz 1O99’da Kudüs önlerine ulaştılar. Sağlam surlarla çevrili ve savunması güçlü olan şehir muhasara edildi. Bu süre içinde Haçlılar, çevredeki ağaçları keserek kuşatma kuleleri ve mancınık gibi taarruz araçları inşa ettiler.

15 Temmuz 1099’da gerçekleştirilen nihai saldırı sonucunda şehre girildi. O gün tarihî kaynakların çoğunda vurgulanan büyük bir katliam yaşandı. Haçlılar, Müslümanların yanı sıra Yahudi nüfûsu da hedef alarak, şehrin kutsallığına rağmen, büyük bir kıyıma giriştiler. Böylece Tapınak Tepesi, Mescid-i Aksa ve çevresinde yaşanan kitlesel katliamlar, Ortaçağ’ın en çok tartışılan ve hafızalara kazınan olayları arasında yer aldı. Şehri ele geçiren Haçlılar burada Kudüs Haçlı Krallığı’nı kurdular ve “Kutsal Kabir’in Koruyucusu” ünvânıyla Godefroi de Bouillon’u ilk kralları olarak seçtiler. Böylece I. Haçlı Seferi ile bölgede dört Latin Hıristiyan devlet kurulmuş oldu.

“Mağfiret, muhabbet alâmetidir.”

 

FÎHİ Mâ FÎH isimli Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eseri (Tercüme : Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Dr. Selçuk Eraydın (İZ Yayıncılık, 8. Baskı, İstanbul, 2009)

Merhum Ahmed Avni Konuk’un, farsça aslından yapmış olduğu bu tercüme eseri, günümüz okurlarına ulaştırmak istedik. Bu güzel eserin, gönüllerimizin inbiği; kimliğimizin mühürü, uzun ve meşakkatli hayat yolumuzun rehberi olması dileğimizdir. Dr. Selçuk Eraydın Erenköy 17 Aralık 1993 (Kitabın TAKDİM başlıklı bölümünden kısa alıntı.)

Alıntılar :

“Ham ervâh (rûh’un çoğulu) olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar. O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.”

“Ma’lûm olduğu üzere ehlullah cevâmiu’l-kelîmdir (birçok ma’nâyı kendinde toplayan).

Latîf kitâbdan havâs ve avâmın nasîbi vardır.

Gerek Mesnevî-i Şerîf’in ve gerek Fîh i Mâ fîh’in üslûbu, kelâmullâh’ın latîf üslûbuna UYGUN DÜŞMÜŞ OLDUĞUNDAN, zâhir sûretde ARALARINDA münasebet görülemeyen cümlelerin latîf manâları mütâliîn-i kirâmca ONA GÖRE etraflıca düşünülmelidir. O’nun hâli atâ ve bahşiştir. Verir, almaz. Hak Teâlâ buyurur: “Ey benim nebiyy-i zîşânım! esirlerden elinizde olanlara de ki, eğer ALLAH TEÂLÂ’NIN ezelÎ İLMİNDE KALBLERİNİZDE hayır ve ÎMÂN VARSA, sizden alınan fidyeden hayırlısını, size verir VE GÜNAHLARINIZI BAĞIŞLAR. ALLAH Teâlâ gafÛr ve rahÎmdir.

NAZMEN TERCÜME: “Dağa bir kuş konup da UÇSA EĞER / Dağa noksan, ziyadelik gelmez”

Doğru olunca, o eğriliklerin cümlesi kalmaz. Sakın ümidi kesme ! Padişahlar ile musâhabet, baş gitmek ihtimali olmasından dolayı muhataralı değildir. Baş bugün olsun; yarın olsun gitmeğe müstaiddir; fakat o,bu yüzden muhatalıdır ki, ONLAR, KUVVETLENİP ejderha olmuşlardır. “Kim ki zâlime muîn olur ise, Allah teÂLÂ O ZÂLİMİ ONUN ÜZERİNE MUSALLAT KILAR.”

“KADIN ve oğullar VE KANTARLAR İLE ALTIN VE GÜMÜŞ VE TÂMMÜ’L-HİLKA HÜNERLİ VE NİŞANLI ATLAR; DEVE; ÖKÜZ; KOYUN VE EKİN ŞEHVETİNE VE ARZUSUNA MUHABBET; NÂS İÇİN TEZYÎN KILINDI. İŞTE DÜNYA HAYATININ metâı!”

“Düne ayna tutmak”

 

“Bağdat, Ağustos 1099.

Ulu kadı Ebu Saad el-Haravî sarıksız, kafası matem işareti olarak kzınmış bir şekilde, el- Mustazhir- billah’ın geniş divanına bağırarak girer. Peşinde, gözü yaşlı bir sürü yoldaşı vardır. Bunlar onun her sözünü gürültülü bir şekilde onaylamakta ve tıpkı onun gibi, kazıtılmış kafanın altında haşmetli bir sakaldan meydana gelen tahrik edici bir görüntü sunmaktadırlar. Sarayın önde gelenlerinden birkaçı onu sâkinleştirmeğe çalışır, ama onları horlar bir şekilde iten kadı, salonun ortasına doğru kararlı bir şekilde ilerler, sonra kürsüsünden konuşan bir vâizin coşkulu hitabeti içinde, mertebeleri hiç dikkate almaksızın herkese birden nutuk çeker.

Suriye’deki kardeşlerimizin deve eyeri ya da akbaba midesinden başka oturacak yerleri yokken, siz bir çiçek gibi uçarı bir hayatın içinde, huzurlu bir güvenliğin gölgesinde uyuklamağa nasıl cüret ediyorsunuz? ne kadar çok kan döküldü! Ne kadar çok güzel kız, tatlı çehrelerini utançtan elleriyle örtmek zorunda kaldı! Yiğit Araplar hakârete alıştılar mı ve kahraman İranlılar şerefsizliği kabul mü ettiler?

Arap vakanüvisler, bu “gözleri yaşlarla dolduracak ve kalpleri coşturacak bir konuşmaydı” diyeceklerdir. Konuşmay duyan bütün oradakiler iç çekmeleri ve ağlamalarla sarsılmşlardır. Fakat el Haravi, onların hıçkırıklarını istememektedir.

Kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir, der”

Lübnan asıllı dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf, bu anekdotu, kült eseri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nin girişinde aktarır. Hikâyenin devâmı, eserin 81’inci sayfasında şöyle anlatılır: “Ebu Saad el Haravi, 19 Ağustos 1099 Cuma günü, arkadaşlarını BAĞDAT ULU CAMİİ’ne götürür. ÖĞLEN OLUP DA MÜMİNLER DÖRT BİR YANDAN Cuma namazını kılmağa GELİRLERKEN, ramazan olmasına rağmen SAYGISIZ BİR ŞEKİLDE yemek yemeğe başlar. Birkaç SANİYE İÇİNDE ETRAFINDA ÖFKELİ BİR KALABALIK BİRİKİR., askerler onu tutuklamak üzere yaklaşırlar. ama ebu saad ayağa kalkar ve etrafındakilere sükûnetle, binlerce Müslümanın katledilmesi ve İSLÂMİYETİN kutsal yerlerinin TAHRİBİ k tamamen kayıtsız kalırlarken, birini;n orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar altüst olmuş GÖZÜKEBİLDİKLERİNİ SORAR. böylece kalabalığı sus-pus ettikten sonra, suriye2nin uğradığı felaketleri ve özellikle de KUDÜS’ÜN BAŞINA GELENLERİ ANLATIR. İBN el-Esîr “Mültecîler ağladılar VE AĞLATTILAR” diyecektir.” Haçlı Seferleri özel sayısıyla OKURLARIN KARŞISINA ÇIKARKEN, tam olarak bu noktaya parmak basmak istedik. Taha Kılınç Derin Tarih GENEL YAYIN YÖNETMENİ