FÎHİ MÂ FÎH 43. Fasıl’dan alıntılar

 

Bir mahal’le sefer etmek azminde bulunan herbir kimsede birtakım ma’kul düşünceler peydâ olup der ki: “Eğer oraya gidersem, birçok işler müyesser olur ve ahvâlim nizam-pezîr (düzene girer) olup, dostlarım sevinir, düşmanlarıma gâlib olurum.” İşte onun düşüncesi budur. Hak Teâlâ’nın maksûdu ise başka şeydir. Bu kadar tedbirler ile sefere çıktıktan sonra, düşündüklerinin birisi bile murâdına göre müyesser olmaz; bununla berâber yine kendisinin tedbîr ve ihtiyârına (irâdesine) i’timâd eder. Beyit (nazım olarak tercüme: ” Takdîr-İ İlâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr / Meşhûr meseldir bu, tedbîri bozar takdîr.” Bu hâl şuna benzer ki, bir kimse rü’yasında bir şehirde garîb olduğunu ve orada hiçbir âşinâsı bulunmadığını görüp, hayrette kalır. Ne kimse onu tanır, ne de o kimseyi. O adam, “Hiçbir bildiğim ve ahbâbım bulunmayan bu şehre niçin geldim?” diye gama düşer, hasret çeker ve elini eline vurup dudağını ısırır. Uyandığı vakit ne şehri ne de adamlarını görür. Bu gam ve teessüfün fâidesiz olduğunu anlayıp o hâlden nâdim olur ve o dakikalarını zayi’ olmuş bilir. Bir başka def’a yine uykuya varıp tesâdüfen kendisini böyle bir şehirde görür. O şehre geldiğinden dolayı gam ve gussa çekmeğe başlar. Hiç düşünüp demez ki, “Ben yakaza hâlinde bu gamdan nâdim olmuş, beyhûde rü’yâ ve fâidesiz olduğunu bilmiş idim. Şimdi yine böyledir. Halk, azim ve tedbirlerin bâtıl olduğunu ve hiçbir işin kendilerinin murâdı üzere meydana gelmediğini yüzbin kere görmüşlerdir. Hak Teâlâ onlara bir nisyan musallat eyleyip, BUNLARIN CÜMLESİNİ UNUTURLAR ve kendi düşünce ve ihtiyarlarına tâbi’ olurlar. “Allah kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfâl, 8/24)

İbrâhim Edhem (k.s.), pâdişahlık zamanında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmiyle ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Ter içine battı. Hâlâ o beyâbanda izler idi. İzleme hadden aştı. Âhû söze gelip yüzünü arkasına çevirerek dedi: “Seni bunun için yaratmadılar” ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et; acaba ne hâsıl olur? İbrâhîm (k.s.) bunu işitince bir na’ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan gayri hiç kimse yok idi. Murassa’ olan şahâne libasını, silah ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye hâllerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. sen şimdi onun garazına bak ki ne idi; ve hakk’ın maksûdu ne idi? (Şiir: (tercüme): Ömer kılıcını çekti, Resûl’e kasd etti. / Tutuldu dâm-ı Hudâ’ya, şu bahta bak bak şaş!” Baş odur ki onda bir sır ola. Yoksa bin baş bir pula değmez. Bu kerîm ÂYETİ OKURLAR. Tâ hâ , 20/1: “Biz Kur’ân’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik.”

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked