İsmail Kara’nın “Tarikatları Ve Cemaatleri Nereye Bağlayalım?” başlıklı Derin Tarih’de (Sayı 168 / Mart 2026) çıkmış yazısından alıntılar
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının üzerinden tam bir asır geçmişken tasavvuf tarihçisi Hasan Kâmil Yılmaz’ın riyâsetinde Meclis-i Meşâyih Defterleri 9 ciltlik bir külliyat olarak neşredildi. Önemli bir müessesenin bugüne intikal eden hemen bütün defterlerini ve evrâkını ilmî usûllerle Latin harflerine aktararak, özetleri ve künye bilgileriyle veren bu külliyat pek çok sahaya ışık tutacaktır. Zira tekke ve medreseler, İslâm dünyasının ilim-irfan-fikir-sanat-edebiyat-halk kültürü sahalarını ve yaşama üslûplarını etkileyen en önemli müesseselerdi.
Bugünkü tarîkat ve cemaat yapılarının Cumhuriyet devrindeki hikâyeleri 1924 yılında medreselerin, 1925 yılında da tekkelerin kapatılması ve ardı sıra gelen kısıtlamalar, yasaklar ve baskılarla başladı gelişti dense doğru olur. Lozan’dan önce muhtemelen Cumhuriyet’i kuran asker- sivil kadronun da kafasında olmayan bu radikal ve beklenmedik kıyıcı kararlar ve uygulamalar bugünkü problemlerin ve belirsizliklerin de ana kaynaklarından biridir. Hatırlanmalıdır ki 11-12. asırdan beri bütün İslâm dünyasının ilim-irfan-fikir-sanat-edebiyat-halk kültürü sahalarını ve yaşama üsluplarını etkileyen en önemli müesseseler olarak medreseler ve tekkeler köylere kadar uzanmış ve camilerle, sıbyan / mahalle mektepleriyle, esnafla, hattâ Yeniçeri Ocağı’yla olan sıkı veya gevşek münasebetleri sebebiyle en etkili ve yaygın eğitim ve kültür kurumları hâline gelmişlerdi.
Elbette zamanın biriktirdiği tortular, oturmuşluğun-yerleşikliğin getirdiği hantallıklar ve belki en önemlisi yeni meseleler karşısında yetersiz kalan tarafları, isteksiz duran tutumları da vardı. 1924 ve 1925’teki ilga ve seddetmenin gerekçeleri arasında bu zaaflar da mübalağa edilerek yer alacaktır. yine de bu satırların yazarının kanaatine göre, ıslahatçı âlimlerin ve dindar aydınların da giderek sayıları artacak şekilde paylaştığı “medreseler çürümüş, tekkeler yürümüştü” ifadesi/hükmü aktüel slogan değeri yüksek olmakla birlikte hakîkate temas kapasitesi zayıf “ideolojik” ve dönemsel fikirleri yansıtıyordu. (Umumiyetle dikkatten kaçan bir husustur, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İslâmcı akımlar esas itibariyle bu resmî görüşlere yakın bir zihniyet dünyasına sahiptir.)
Bir adım daha atarak, Ankara’nın bugüne kadar gelen ve muğlaklık ve müphemlikler üzerinden kurguladığı yeni siyasî “dinî-laik” yapı, hukûken sarahat taşımadığı ve icraatta zıtlıklar barındıracak tarzda olduğu için hem kendisini hem de muhataplarını, tarikat-cemaat ehlini “iki yüzlü” ve karşısındakine güvenmeyen / güven telkin etmeyen bir durumda bırakmıştır denebilir. Tercih edilmiş olduğu -isterseniz mecbur kalınmış diyelim- anlaşılan bu vaziyet garip fakat zamana dayanıklı bir durumdur ve tarafları bazı bakımlardan “besleyici” problemler ve boşluklar üretmektedir. (dipnot 1: Türkiye’de aynı zamanda tarîkat hüviyetinde olan masonluğun ve misyonerliğin hukûkî statüleri olmasına karşılık Müslüman tarîkatların bugüne kadar mevzuatta yerinin olmaması çok dikkat çekici değil mi? (Hatırlatalım: Medreseler ve tekkeler kapatıldığı zaman misyoner okulları da daha sıkı kontrol altına alınmış, mason locaları ise kapatılmıştı.) Cumhuriyet’in devr aldığı gayrimüslim vakıfları ile Müslüman vakıfları da bugün itibariyle benzer bir durumdadır. Lozan burada da merkezî bir yerdedir. Din-siyaset ilişkilerindeki çoğu sûnî ve siyasî merkez tarafından yönlendirilmiş “tartışmalar” bu türden ciddî meselelere sıranın gelmesine fırsat ve imkân vermemektedir.
Bir adım daha atarak , Ankara’nın bugüne kadar gelen ve muğlaklık ve müphemlikler üzerinden kurguladığı yeni siyasî “dinî-laik” yapı, hukûken sarahat taşımadığı ve icraatta zıtlıklar barındıracak ntarzda olduğu için hem kendisini hem de muhataplarını, tarikat-cemaat ehlini “iki yüzlü” ve karşısındakine güvenmeyen / güven telkin etmeyen bir durumda bırakmıştır denebilir. tercih edilmiş olduğu -isterseniz mecbur kalınmış diyelim- anlaşılan bu vaziyet garip fakat zamana dayanıklı bir durum- dur ve tarafları bazı bakımlardan “besleyici” problemler ve boşluklar üretmektedir. (dipnot 1: Türkiye’de aynı zamanda tarikat hüviyetinde olan masonluğun ve misyonerliğin hukûkî statüleri olmasına karşılık Müslüman tarikatların BUGÜNE KADAR MEVZUATTA YERİNİN OLMAMASI ÇOK DİKKAT ÇEKİCİ DEĞİL Mİ? (Hatırlatalım ; medreseler ve tekkeler KAPATILDIĞINDA , MİSYONER OKULLARI DA DAHA SIKI KONTROL ALTINA ALINMIŞ, mason locaları ise kapatılmıştı. CuMHURİYET’İN DEVR ALDIĞI GAYRİMÜSLİM VAKIFLARI İLE MÜSlüman vakıfları da BUGÜN İTİBARİYLE BENZER BİR DURUMDADIR. LOZAN BURADA DA MERKEZî BİR YERDEDİR. Tekke ve Zaviyelerin KAPATILMASI ÜZERİNE BİRÇOK ŞEYHİN, “TEKKELER ZATEN MANEN KAPANMIŞTI, ONLAR DA GELDİLER KAPILARINA KİLİT VURDULAR. VEYA “CENAB- Allah BÖYLE İSTEDİ, öyle oldu.

No Comments