Teolojik Bağlam

 

Teoloji kavramıyla, İlâhî gerçeklik ve bu gerçekliğin âlem ile ilişkisini söz konusu etmeyi amaçlıyorum. İslâm düşüncesinin oluşumu süresince yaklaşık XI. yüzyıla kadarki evrede teologlar (İlâhiyatçılar), tarihçilerin alışılageldik şekliyle belirttiği gibi kelâm -dogmatik, skolastik ya da diyalektik teoloji-, tasavvuf -ya da mistisizm- ve felsefe olmak üzere üç ana düşünce okulu üzerinden tasnif edilebilir. En azından Gazzâlî döneminden beri yazarların gitgide mevcut yaklaşımları birleştirip sentez oluşturmağa yönelmesinden dolayı bu kategoriler aşınmaya başlamıştır.

Aşk konusunu ele alan ilahiyatçılar, birlik kavramı, Allah’ın zâtı, sıfatları -ya da isimleri- ve fiilleri bakımından tanımlanması, ayrıca ilâhî sıfatların tamamlayıcılığı (birbirine karşılık gelen nitelikleri) gibi çeşitli terminolojik kavramlar bağlamında bunu yaptılar. SûfÎ eğilimin getirdiği yaklaşımı kelâmcıların yaklaşımından ayırt eden şeylerden birisi, kutsal ile insan arasındaki ilişkinin insânî tarafına yapılan vurgudur.

Kelâmcılar genel anlamıyla Allah’ın nihâî aşkınlığı üzerinde durmuş ve içkinliğine ilişkin herhangi bir düşünceyi önemsememişlerdir. Böyle yaparak, insan tabiatıyla doğrudan ilgili olan insanın Allah algısını ve alımlamasını karanlığa gömmüşlerdir. Antropomorfizm (insanbiçimcilik) den sakınmak için aklî düşünceye sığınarak korunmak istemişler ve özellikle Allah’ın belirgin bir şekilde insânî kavramlarla tasvir edildiği Kur’ân ile hadîsin sembolizminden ve temsilî (imagery) anlatımından kaçınmışlardır. İbnü’l- Arabî’nin yazdıklarının önemli bir kısmı, Kur’ân’ın GÖRÜNEN YÖNÜNÜ TEMEL ALAN kelâmın bu aşırı DUYARLILIĞINI hedef almakta, kelâmcılara ÂYETLERİN GÖRÜNÜR ANLAMLARINI açıklamayı BIRAKMALARINI VE NEFİSLERİNİ Allah’ın sûret ve simgelerdeki TECELLÎLERİNE AÇMALARINI tavsiye etmektedir: İbnü’l-Arabî, AKLIN (rationality) soyutlayıcı gücünün -akıl; ona göre KALBİN İKİ GÖZÜNDEN BİRİSİDİR- gerekliliğini inkâr etmemekte FAKAT İNSANLARDAN MUHAYYİLE VE SEMBOLİZME eşit zaman vermelerini İSTEMEKTEDİR. (dipnot: Sufi path of Knowledge adlı çalışmamda İbnü’l -Arabî’nin rasyonelleştiren soyutlamaya dönük eleştirilerine ili,şkin yeterince örnek metin sundum.)

Çok hoşuma giden pasajlardan birinde İbnü’l_ArabÎ, RASYONEL DÜŞÜNÜRLERİN soyut kuramlaştırmaları ile âşıkların SÂHİPLENDİĞİ Kur’ânî temsil dilini ve sembolizmi karşılaştırmaktadır. Burada ÂLEMİN yaratılışına ilişkin ÜNLÜ BİR KUDSÎ hadîse işaret etmesi dikkate değerdir.N bu KUDSÎ HADÎS en çok bilinen şekliyle ŞÖYLEDİR: “Gizli bir hazineydim, TANINMAYI sevdim VE BENİ TANISINLAR DİYE MAHLÛKATI YARATTIM.”

İbnü’l_Arabî aynı zamanda “CEBRAİL (Cibrîl)” HADÎSİ” OLARAK BİLİNEN VE hz. PEYGAMBER’in “BİR ŞEYİ güzel yapmak” anlamındaki İHSÂN’ı “Allah’ı GÖRÜR GİBİ İBÂDET ETMEK” olarak TANIMLADIĞI HADÎS’E işaret etmektedir. Burada DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN diğer bir husus da İbnü’l_Arabî’nin “şerîat” kelimesini EN GENİŞ anlamıyla “vahyedilmiş din” ANLAMINDA KULLANMASIDIR.

Allah’a yemin olsun ki, İlÂHî haberle gelen şeriat olmasaydı hiç kimse Allah’ı tanımazdı. EĞER -AKLI ESAS ALANLARIN ZANNINCA O’nun Zâtına dâir BİLGİYİ isbat eden aklî delillerle sınırlı kalsaydık, hiçbir yaratık o’nu sevmezdi. Sübûtî SIFATLAR DOLAYISIYLA O bize kendini sevdirdi.

İSTESEK DE İSTEMESEK DE ALLAH’A GERİ DÖNECEĞİZ, dolayısıyla izlenecek en hikmetli yol bu karşılaşma için hazırlık yapmaktır. ALLAH’tan başka gerçek hikmet sahibi yoktur.


No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked