Türkiye’de Nakşibendîliğin Tarihine Kısa bir bakış
Nakşibendiyye’nin batılı Türkler arasında ilk defa yerleşmesi, tarîkatın isim babasının vefatından yüzyıldan daha az bir süre sonra, 9./15. yüzyılda gerçekleşti. Bu, Nakşibendiyye’nin, anavatanı olan Mâverâünnehr’in dışına doğru genel yayılma hareketinin önemli bir parçasıydı. Nitekim tarîkat, altı çizili Sünnî kimliği ve şerîatı sıkıca gözetmesi sâyesinde Osmanlı Türklerinin bağlılığını kazanmakta zorlanmadı.
İlk Osmanlı Nakşibendî, Semerkand’a giderek Hâce Ubeydullah Ahrâr’ın mürîdi olan Simavlı Molla Abdullah İlâhî idi. Eğitimini tamamladıktan sonra, İstanbul’da yerleşmesi için gelen daveti gönülsüzce kabul etmesinden önce, birkaç sene için doğduğu yere gitti. İstanbul’da Zeyrek Camii’nde, Türkiye’deki ilk Nakşibendî merkezini kurdu ve kendini çok sayıda müridle çevrili buldu. Maamafih münzevî ve bilgince bir hayatı tercih etmesinden dolayı İstanbul’u terk ederek Trakya’da bulunan Vardar Yenicesi’ne gitti; burada 895/1490’da vefat etti. İlâhî’nin en önemli halifesi, kendisine Semerkand’dan itibaren eşlik eden Emîr Ahmed Buhârî (v.922/1516) idi. Buhârî’nin desteği ile İstanbul’da üç Nakşibendî tekkesi kuruldu ve tarîkat sayısız âlim ve edibi kendine çekti; bu ediblerden en meşhuru şair Bursalı Mahmud Lâmiî Çelebi (v.933/ 1532) idi. Buhârî’nin kurduğu tekkeler 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar işlevini sürdürmüşse de, kendisiyle başlayan silsile birkaç nesil içinde ortadan kalkmıştır.
İlâhî’den oldukça genç olmakla birlikte onun gibi Ahrâr’ın mürîdi olan Baba Haydar Semerkandî (v. 957 / 1550) için Kanunî Sultan Süleyman Eyüp’te bir tekke inşa etti. Bu tekke 1912’deki yangında harap oluncaya dek Orta Asya’dan gelen Nakşibendîler için bir barınak vazifesi gördü.

No Comments