Üzeyrî Kelimede İçkin Olan “Kaderî Hikmet” Beyânında olan Fass’tan(XIV) alıntılar (Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-III)
Bu fassta Üzeyrî Kelime’ye muhtas (mahsûs) olan “kaderî hikmet” bahis konusu olur. Zîrâ cenâb-ı Üzeyr’in hakîkat muktezası bu olup, kader sırrının ma’rifeti tarafına rağbet eder olmuştur. Hz. Üzeyr, kudretin makdûra (kadere) taalluku niteliğinden şaşakalma ve Hırbe karyesinin olduğu hâl üzere iâdesini istib’âd etmiş (uzak görmüş) ve “Bu harâbâtı bu halden sonra Allah teâlâ nasıl ihyâ eder?” demişti. Hak Teâlâ onun isti’zâm ( gözünde büyütmesi) ve istib’âdı (uzak görmesi) sebebiyle iâde sûretlerinin ve kudret hükümlerinin envâ’ını izhâr eyledi. yani onu yüz yıl imâte ve ba’dehu (ondan sonra) ihyâ kıldı. bundan dolayı bu hikmet, Üzeyr (a.s.)a mukârin (bitişik) kılınarak kazâ ve kader hükümleri bu hikmette îrâd olundu. Ve “melk” ve şiddet, Hakk’ın ve esmâ-i ilâhiyyenin olup, kader sırrına ıttılâ’ Hakk’a mahsûs bulunduğundan, bu “kaderî hikmet”, “melkî hikmet”i izledi. Ve bunda, fânî -fillah olup şedîd rükn olan Hakk’a ilticâ eyleyen kimsenin, hakkânî varlığı ile var olduktan sonra kader sırrına kaderî hikmete muttali’ olacağına işaret vardır. Nitekim Üzeyr (a.s.) imâte ve ihyâ olunduktan sonra, kader sırrına vâkıf oldu.
Bil ki, ‘kazâ’ Allah’ın eşyâda (şeylerde) hükmüdür. Ve Allah’ın eşyâda hükmü, Allah’ın eşyâya ve eşyâda olan ilminin haddi üzeredir. Ve Allah’ın eşyâda olan ilmi de; ma’lûmat nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o ma’lûmâtın Hakk’a verdikleri şeyin haddi üzeredir.
Yani Hak ahadî zâtında içkin olan bi’l -cümle sıfatlar ve isimlerinin kuvveden fiile zuhûrunu murâd eyledikde, rahmânî nefes ile, o isimlerin mazharlarının sûretleri ilâhî ilimde peydâ ve her birerleri ilmen müteayyin olup, birbirinden mümtâz oldular. ve ilâhî isimlerden her birinin istidâdı ve hâssıyyeti (duyarlığı) ne ise, O sûretlerin her biri de tâbi olduğu ismin isti’dâdı ve özelliği ne ise, o sûretlerin her biri de tâbi’ olduğu ismin isti’dâd ve özelliğini hâiz oldu. Ve o eşyâ, saâdet ve şekâvetten, iman ve küfürden, ikbâl ve idbârdan , kemâl ve noksandan vs ahvâl ve levâzımından ilahî ilimde ne sûret üzerine müteayyin oldular ve Hak onları ne suret üzerine bildi ise, onlar hakkında ol vech ile hükm eyledi. Demek ki Hakk’ın BİLİNEN EŞYA ÜZERİNDEKİ HÜKMÜ, o eşyâ zâtî istidadlarıyla Hakk’a ne vermiş iseler, O VERDİKLERİ İLMİN HADDİ ÜZEREDİR. İşte “kazâ” budur; ve bu hükümde tevkit (vakitlendirme) yoktur. Zîrâ bu hüküm, Hak zâtının aynı olan ilahî ilimde nefisleriyle yok olan şeyler üzerinedir. o mertebede ise zaman ve mekân yoktur.

No Comments