“İbn Arabî’yi niçin severim?”

 

Bir milletin hüviyeti; yani değişmez olan aslı, HER TÜRLÜ DIŞ MÜESSİRLERİN TESİRİNDEN AZADE müstakil bir mahiyet değildir; gelenekler, âdetler; inançlar vs. gibi birtakım kuvvetli müessirlerin bir şekle bürünmüş hulâsasıdır. Bu hakîkat bütün akıl sahiplerinin kabul ettikleri kati bir düsturdur.

Prof. Dr. İsmail Kara’nın TÜRKİYE’DE İSLÂMCILIK DÜŞÜNCESİ 2 METİNLER / KİŞİLER kitabının MİLLÎ HÜVİYET başlıklı bölümünden yapacağım alıntılamalar ile, özellikle “İbn Arabîyi Niçin Severim” başlıklı bölümünden alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bir milletin hüviyeti, yani değişmez olan aslı, her türlü dış müessirlerin tesirinden azade müstakil bir mahiyet değildir; gelenekler, âdetler, inançlar vs. gibi birtakım kuvvetli müessirlerin bir şekle bürünmüş hulâsasıdır. Bu hakîkat bütün akıl sahiplerinin kabul ettikleri kat’i bir düsturdur.

İbn Arabî Fusûs’unda ilâhî hikmeti Âdemî kelime’ye tahsis ediyor. Niçin? Zîra mahlûkat içinde en son yaratılmış olan Âdem’dir. Jeoloji (arz ilmi) haber veriyor ki dünyada başlangıçta hayat yoktu. Hayat belirtileri görülmeğe başladığı zaman, önce basit bazı bitkiler, bitkilerin türleri yetiştikten sonra hayvanların en basiti ortaya çıkmış, yani kolsuz, ayaksız, gözsüz, midesiz bazı şeyler. Bir tabiî tarih müzesine girince mahlûkat silsilesinde basitten mürekkebe, nakıstan mükemmele doğru olan seyir ve terakkî pek bâriz bir şekilde görülür. Bu pek uzun tekâmül devirleri içinde nihayet zamanı gelince ve muhit, gerekli ve uygun şartları elde edince insan ortaya çıkmış. Yani iradeli hareket eden, hisseden, olayların sebeplerini düşünerek tabiatın kanunlarını keşf edebilen mahlûk, varlık alanına çıktı. Fakat o âna kadar cansızlar, bitkiler ve hayvanlar hepsi tabiatın zebûnu ve mağlubu oldukları halde onlardan pek bâriz bir derecede seçkin olan bu yeni mahlûk (insan) derhâl tabiata tasarrufa başlamış. Toprağı işlemeye, hayvanları zaptetmeye ve emri altına almaya; suları, rüzgârları, ateşi, ve daha nice tabiat güçlerini kendi emri altında istihdam etmeye, muhtelif şeyleri bir araya getirerek yeni yeni cisimler oluşturmaya muvaffak olmuştur. Bu başarının hudûdunun olmadığına, bugün binlerce km mesafeden, arada hissî ve maddî diyebileceğimiz vasıta olmaksızın fiikir alışverişi ve konuşma yapmanın gerçekleşmesi yeterli delildir. İnsan bütün bu başarılarını, sâhip olduğu düşünme kâbiliyetine borçludur. Kısaca insanın tabiata tasarruf ve tahakkümünü temin eden düşünme gücü, Allah’da toplu ve gizli olarak var olan sıfatların insan fıtratında toplu olarak ve açık bir şekilde ortaya çıktığını da gösteriyor. Şeyh-i Ekber hazretleri İnsanı, Allah ile varlıklar arasında kevn-i câmî (toplayıcı olma), berzah-ı câmî (toplayıcı berzah) saymıştır.

Her milletin medenî eserleri de MİLLî HÜVİYETİne has olan kâmil istidâdının bariz suretleri ve şekilleridir. Türleri, mahiyetleri ne olursa olsun muhtelif milletler tarafından vücûda getirilen eserlerin hepsi onların şahsiyetlerine has olan bir damgayı taşır. (…)

Milletlerin şahsiyetleri ANİ OLARAK HASIL OLMUŞ değildir. Bu şahsiyet GEÇMİŞ DEVİRLERİN tezgahlarından çıkan, ÖNCEKİLERDEN sonrakilere intikal eden genel bir mirastır. O şahsiyet daima o devirlere has olan halleri ve tavırları birlikte getirir. Bu da bir milletin ÖNCEKİLERİN HUSUSİYETLERİNE MİRASÇI OLMASIYLA SONUÇLANIR. Öncekilerin özelliklerine mirasçı olmanın en kuvvetli bir etken olduğundan kinaye olmak üzere “diriler ölülerin tercümanıdır” denilmiştir. Benim fikrime kalırsa “DİRİLER ÖLÜLERİN BİRER SEYYAR MEZARIDIR” demek daha uygun olur.

Milletler üzerinde SERT VE KATI HÜKMÜNÜ icra etmekten uzak kalmayan bu kuvvetli ve birbirine bağlı MÜESSİRLERİN

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked