admin Posts

“En güzel isimler Allah’a aittir.”(el-A’raf 7/180)

 

Birle ilahını, tüm fiiller Allah’ın / Unutma sakın, görmezden gelme

Şirkten sakın, şirk eksiklik / Otoritesini giydirir sana, senden başka var olan bir şey değil o / ‘Başka’ varlığı olmayan bir şey / Sâbit dur, senin evin ilga (kaldırma) edilmez ve yıkılmaz Büyük bir lezzeti var onun yine de Cinsellik hazzı gibi bütün uzuvlarımızı kaplar Allah biliyor ki zikrettiğim mısralarda / Doğru sözler söylemekteyim, Allah, Allah!

“Bir kimse görüyor; velâkin sen bir kimse değilsin ki, o bir kimseyi göresin.”

 

Nebî (a.s.v.) Efendimiz, anlam olarak: “Gece uzundur, onu uykun ile kısaltma; ve gündüz aydınlıktır, onu günahların ile karartma” buyurdular. Halkın teşvîşi (bulandırması / karıştırması) ve dostların ve düşmanların zahmeti olmaksızın sır söylemek ve hâcât (ihtiyaçlar) talep eylemek için gece uzundur. Bir halvet (yalnızlık) ve sükût hâsıl olmuştur. Ve Hak Teâlâ ameller riyâdan masûn / mahrûs (korunmuş) bulunmak ve hâlisan-lillâhi Teâlâ olmak için bir perde çekmiştir. Ve geceleyin riyâkar olan adam, muhlisten ayrılır. Gece vakti herşey mestûr (örtülü) olup, gündüz rüsvâ (aşağılık, bayağı) olurlar. Riyâkâr olan adam ise geceleyin rüsvâ olur. O der ki: “Mâdem bir kimse görmüyor, kimin için yapayım!?” Ona derler ki: “Bir kimse görüyor; velâkin sen bir kimse değilsin ki, o bir kimseyi göresin.” Senin hâlini öyle bir kimse görüyor ki, bütün kimseler onun kabza-i kudretindedir. (kabza-i kudret: kudret eli) Ve acz vaktinde onu çağırırlar; ve diş ağrısı, göz ağrısı, kulak ağrısı ve töhmet ve havf (töhmet: kesin olmayan suç isnâdı; havf: korku) zamanlarında hep onu yâd ederler (anarlar); ve onun işittiğine ve hâcetlerini yerine getireceğine kuvvetle güvenirler. Ve bir hastanın sıhhati ve belânın def’i için, gizli gizli sadaka verirler. Ve yine o bağışı ve sadakayı kabûl ettiğine mutmain olurlar. Onlara sıhhat ve ferâgat ihsân eyledikte, o yakîn (şüphesiz bilgi) onlardan geri gider ve hayâl-endîşlik (hayâl kuruculuk) döner. Ve “Hudâvendâ! O zindan köşesinde usanmaksızın bin Kul hüvallah okuyarak sıdk ile seni çağırmamız ve senin bizim hâcâtımızı revâ eylemen ne hâl idi?” derler. Şimdi biz zindan içinde nasıl muhtaç idiysek, zindan hâricinde de öylece muhtâcız; tâ ki bizi bu zulmânî âlem zindanından, nûrânî olan enbiyâ (nebîler) âlemine ihrâc eyliyesin.

Âdem ve Havvâ Hakikati

 

FUSÛSU’L – HİKEM Tercüme ve Şerhi-I’in (Müellif: Muhyiddin İbn Arabî, tercüme ve şerh: Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı, Dr. Selçuk Eraydın; İFAV, 7. Basım: 2017) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Ma’lûm olsun ki, “vücûd” (varlık) insânî hakikat olan vâhidiyyet mertebesi’nden rûh mertebesine indiği vakit üç marifet hâsıl oldu ki, birisi nefs marifeti, yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri Mübdî marifeti, yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mûcidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu marifet, gayriyyeti içerendir. Ve bu rûh, Muhammedî (s.a.v.) rûhdur. Diğer ruhlar, onun şerîf rûhunun cüz’iyyâtıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimize “Ebu’l-ervâh” (Ruhların Babası) da derler. Bu rûh sûret-i akl-ı küldür ki “hakîkî âdem”dir. “Vücûd” (Varlık) tümel aklın sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ tümel nefsin sûretidir ki, ilk aklın dıl’-ı eyserinden (sol kaburga kemiğinden) oluştu. Ve bu muhtelif taayyünâtın zuhûru ve çeşit çeşit sûretlerin doğuşları tümel akıl ile tümel nefsin izdivâcından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri buyurur: “Ey İnsanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan, ondan da eşini (Havvâ’yı) vücûda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun. Ve yine kendisinin hürmetine birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’dan korkun. Akrabalık bağlarını kesmekten sakının. Şüphesiz ki Allah, üzerinizde gözcü bulunmaktadır.” (Nisâ, 4/1) Ve bu taayyünât içinde pek çok fâile ve münfaile sûretleri zuhûra geldi. Fâile sûretleri olanlar erkekler, münfâile sûretleri olanlar da kadınlardır. İnsânî ferdlerin her iki topluluğu da en kâmil vech ve ahsen-i takvîm ile zâhir (görünür) oldular. Şu halde insânî ferdlerin ebeveyni hakikî Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakîkî Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cenneti’nde yani ulûhiyet mertebesinde mestûr (örtülü) idiler. Kur’ân ki, isimler ve sıfatların tümünü câmi’ (toplayıcı) olan zâttır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyet zâtının varlığında hayâlât (hayâller) ve rü’yadan ibârettir; ve bu çokluklar ve hayâlî taayyünât ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfilîne doğru uzanmıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu şecere (ağaç), Kur’ânda anılmış olan mel’une ve matrûde şeceredir. Ve onun meyvesi ve habbesi (buğday vs. tanesi) tabiî zulmettir (karanlık).

Ahadî zât’ın mertebeleri

 

Birincisi: “Lâ-taayyün” (belirmezlik), “ıtlâk”(başı boş bırakma) ve “baht zâtı” mertebesidir. İkincisi: “Vâhidiyyet” mertebesidir. Bu mertebenin husûlü, sırf zât’ta gizli ve tüketilmiş olan bi’l-cümle nisbetlerin, yani sıfatların istidâd lisanı ile zuhûr isteğinde bulunmaları dan ve zâtın da onları kendi mahbesleri olan ahadiyet mertebesinden salıverme için teneffüs etmesinden ötürüdür. İşte bu tenfîs ile o sıfatların sûretleri ilâhî ilimde sâbit olur. Bu tenfîs, zâtın kendisinde, yine kendisine, kendi zâtı ile vâkı olan tecellisi den ibârettir. Ve bu tecellîye “feyz-i akdes” (en kudsî feyz) derler. Ve ilim mertebesinde sâbit olan sıfatların sûretleri Hak zâtının bunlarla belirlenmesinden ibârettir. Ve bu mertebenin ismi “Allah” dır. “Vâhidiyyet” adlaması bi’l-cümle isimlerin “Allah” tümel ismi altında toplanmış olmalarından dolayıdır. İlim mertebesinde belirmiş olan bu sûretlere, “a’yân-ı sâbite” derler; ve “ilâhî hakikatler” de derler. Zîrâ ilâhî sıfatların sûretleridir; ve mümkinâtın hakikatleri / ve istinâd-gâhıdır. İşte bu mertebede zâtî meşiyyet dahi, diğer nisbetler gibi, zât mahbesinden salıverildiğinden sırf zât, meşiyyet nisbeti altında “ilahî ilim” mertebesinde belirmiş olurlar. Ve “meşiyyet”, zâtın zuhûr ve ızhâra(görünür kılmağa) eğilim ve isteğinden ibârettir. Bu babdaki ayrıntılar Dâvûdî Fass sonunda ve Lokmânî Fass başlarında gelecektir. Bu vâhidiyet mertebesi, ahadiyyet mertebesine nisbeten latîf lutuflar olan Hakk’ın zâtının bir mertebe, kesîfleşme buyurmasından başka bir şey değildir. Ve sırf zât bu mertebenin bâtını (zâhirin zıddı), vahidiyyet mertebesi ise sırf zâtın zâhiri olur.

“Hayal, akıl gücü ve Tanrı’nın iradesi”

 

Prof. Dr. Ekrem Demirli‘nin SÛFÎ KİTAP’tan çıkmış ŞAİR SÛFÎLER / MEVLANA, YUNUS VE NİYAZİ-İ MISRÎ ÜZERİNE İNCELEMELER isimli kitabından yer yer yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Nazarî (kuramsal) ve amelî (pratik) kısımlarıyla topyekûn bakılınca tasavvuf bir nizam veya yapı-bozumu olarak tezahür eder: tasavvuf bir yapı-bozum sürecidir. İnsanın kendisine güvenli bir yer açabilmek üzere inşa ettiği nizamın ve yapının -ki aslında mağara– bozulup Allah’a bağlanmakla varlığın anlamının keşf edildiği selbî (olumsuzlukla ilgili) eylemdir tasavvuf! (…) Bu işleviyle insan aklı -öteki hayvanlardan ayrışarak- eşyayı (şeyleri) ‘tanımlayabilen’ varlık olarak kendini korumak istemiştir. İnsan önce varlığını anlamak ister. Bunun için var olmayı, zorunlu ve mümkün kısımlarıyla varlığın türlerini ve var olma tarzlarını idrak eder. Zorunlu varlık, mümkünün yani insanın varlık ilkesidir; ‘her şey, bizatihi mevcut olan zorunlu sebebiyle var olmuştur’ neticesine ulaşmakla insan aklı nihai hakikate ermiş sayılır. Zorunlu ile mümkün arasındaki nedensellik bağı âlemdeki her şeyi birbirine bağlarken, daha önemlisi, varlıktaki nizamın sebebi ve kurucu ilkesi olur. Bu nizamda her şey birbirine bağlıdır ve her şey ötekiyle doğrudan veya dolaylı iletişimdedir. Bunu insan zihninin inşa ettiği ‘varlık görüşü’ olarak ifade edelim. Bu varlık anlayışını ortaya koyarken bir bilgi görüşü ortaya çıkar. Hangisinin önce geldiği konu değil! İster varlığı ister bilgiyi önceleyelim, her ikisi arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. Varlık ve bilgi görüşünü temellendirirken insan, merkezde akıl vardır ve insanın ‘nâtık (düşünen) varlık’ olması bu varlık-bilgi anlayışının dayanağıdır. Sonra bu varlık anlayışına bağlı bir eylem ve ahlâk ortaya çıkar. İnsan kendisi için zorunlu varlığın varlık tarzını ve o tarza götüren eylemleri benimsenince, ‘ahlâk’ dediğimiz değerler kümesi ortaya çıkar Zorunlu ile mümkün arasındaki irtibatı esas olan bir metafizik anlayışa dayalı ahlâk, insanın kendisini zorunlu varlığa yaklaştırıcı eylemlere göre yönlendirmesi demektir. (…) Bireysel olarak insanın varlık dünyasını inşa etmesiyle bir cemiyetin inşası farklı süreçlerde fakat aynı maksatla ortaya çıkar. Her hâlükârda insan aklı kendi imkânlarıyla bir varlık anlayışı geliştirmiş, buna bağlı olarak bir ahlâk görüşü kurmuş, her ikisi birden sâbit nizam ve varlık görüşüne dayandırılmıştır: özne insan!

Tasavvuf insanın kendi varlığını muhafaza etme sürecinin karşısına nizam-yapı bozucu olarak tebarüz eder. Önce varlık anlayışını ortaya çıkaran nizam bozulur! İnsanın kendini merkeze alarak inşa ettiği varlık anlayışı, onun kendisini tanıma sürecinde bir başlangıç noktası olabilir. Lâkin insanın özne olduğu bu süreç, hiçbir şekilde doğru (yeterli) bilgi vermez! Sûfiler insanın varlığını ispatladığı Allah inancının insanı nasıl dönüştürdüğünü açıklamak üzere ‘fena’ anlayışını geliştirdi. Tamâmen bir ‘bozma’ süreci olan ‘fena’ görüşünü anlamak üzere Cüneyd-i Bağdâdî’nin bir sözünü hatırlamak gerekir: “Hâdis (zamanlı varlık) Kadîm’e (öncesi bilinmeyene) yaklaşırsa, ondan geride bir iz kalmaz.” Tasavvufun nizam bozuculuğu derken kasdettiğimiz tam da budur. Sûfîler Allah’a yaklaşmaktan, O’nu tanımaktan