admin Posts

“Halkın nazarı bâtına (içe) vâki olmaz.”

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN RÛMÎ ‘ nin FÎHİ MÂ FÎH isimli eserinden (Tercüme: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Dr. Selçuk Eraydın, İZ Yayıncılık, 8. Baskı; 2009) yapacağım bazı alıntılamalar (bunlardan ilki s.159’dan bir kısa cümle olarak alıntılama bu yazının başlığını teşkil etmekte) oluşturacak bu yazıyı.

“Hak sana pek yakındır. O senin her bir fikir ve tasavvurun ile berâberdir. Zîrâ o tasavvur ve endişeyi O icâd eyler ve sana mukârin (bitişik) kılar. Pek yakın olduğu için görmek mümkün değildir.”

“Allah ganîdir; siz ise fakirsiniz, muhtaçsınız.”

Siyasetteki nitelik ve kişilik (şahsiyet) artı ve eksi olarak seçime yansımıştır

 

Siyaseti kolay bir alan sayanların ve siyasetçiliğe atılırken nitelik gözetmeyenlerin yaygın olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Onun için de seçim sonuçları sanıyorum hemen her seçim sonunda şaşırtıcı oluyor genellikle. Halkımızın siyasetçilerden ve siyasî partilerden beklentileri, onların nitelikçe seviyeli olmaları değildir elbette. Bir Partiye bağlılık ve onun seçimlerde başarılı olmasıdır beklenti. Seçimlerde başarılı olmak siyasetçilerin halk katında değerli sayılmaları için yeterli gözüküyor. Seçmen konumunda olanlar siyasetçide nitelik aramadıkları, beklentileri nitelik olmadığı için, seçim başarıları kıstas oluyor genelde. Kim(ler) seçim çevrelerinde seçim sonuçları bakımından başarılı ya da başarısız görülüyorsa belirleyici etken bu oluyor.

“Batı’nın Doğu’ya bakan yüzü sömürgeciliktir”

 

İbrahim Kalın‘ın “BARBAR MODERN MEDENÎ / Medeniyet Üzerine Notlar” kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı. İlk alıntı da s. 58’in ortalarından bir cümle olup başlığı teşkil etmekte.

Namık Kemal, bu hususu Avrupalılara meydan okuyarak dile getirir:

O bağlamda aynı sayfadan bir alıntı da şu: “Müslüman toplumları geri bırakan onların dini değil, din ve dünya tasavvurlarında yaşanan gerileme ve fakirleşmedir. İslâm dünyasında bir medeniyet ihyası olacaksa bu, dine rağmen değil, dinle beraber ve onun sağladığı imkânlarla olacaktır. ”

“Ey mösyöler! Din varken terakki mümkün olmayacağını siz nerden bildiniz? Acaba tâbi olduğunuz mezhebin ahkâmından hiç haberiniz var mıdır? Bizde indallâh ve indennâs her fiilden sorumlu olan erbâb-ı hükümeti papalar gibi masum mu kıyas ediyorsunuz? Ulemayı papazlar hükmünde mi tutuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz? Hıristiyanlara zulüm etmekliğimizden mi? Bilin ki dinimizin hükümlerine göre hukukça herkes müsavidir. Düşünün ki İspanyollar Gırnata’yı aldıkları zaman halkı tebdil-i din icbârı ile ateşlere yaktılar. Biz İstanbul’u aldığımız vakit her mezhep sahibine âyin icrası için kâmil mezuniyet verdik. (…) Bilmiyorsunuz ki halkın çürümesi, o kavâide (kâidelere -a.a.-) ittiba olunmadığındandır. Bir kere düşününüz, Romalıların inkırazından (bütünden büyük ölçüde tükenme) sonra âlemde medenî canlanmayı sürekli kılan İslâm değil midir? İslamlığın siyasi hükümlerinde terakkiye mani olacak bir şey yoktur. (Hürriyet gazetesi no.11, nakleden: Kâmuran Birand, 1955)

“İlim ma’lûma tâbidir” hakkında bilgi

 

Fusûsu’l-Hikem (Müellifi: Muhyiddin İbnu’l Arabî, Tercüme ve Şerhi: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın, İFAV Yedinci Baskı), s.20-21’den özetleyerek:

“Ma’lûm olsun ki, ilâhî ilimde iki i’tibâr vardır: Birisi; vahdet mertebesinde ve ilk taayyünde (belirmede) ulûhiyyet zâtının sıfatlar ve isimlerinin tümüne mücmelen (öz olarak) ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede ilim, âlim, ma’lûm arasında aslâ temeyyüz (farklılaşma) yoktur; cümlesi şey’-i vâhiddir (bir olan şeydir). Ve bu ilim, ma’lûma tâbi’ olan nevi’den (türden) değildir. Zîrâ kadîm (öncesi olmayan) zât ile beraber kadîmdir. İkincisi; vâhidiyyet mertebesine ve taayyün-i sânîye (ikinci belirmeye) inmesinden sonra, kendisinde mündemic (yerleşmiş) olan bi’l-cümle sıfatların ve isimlerinin sûretleri, yekdiğerinden mütemeyyiz (farklı) olarak ilâhî ilimde peydâ olduklarında, herbirinin zâtî gereği olan kabiliyet ve istidâdları ne ise inkişâf eder (âşikâr olur). Ve bu kabiliyet ve istidâtlar inkişâftan sonra, Hakk’ın tafsîlen ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden (ilişen) ilmi onların ma’lûmiyyetlerinden (bilinmelerinden) sonra olduğundan ilim ma’lûma tâbidir denildikde sıfâtî ve esmâî ilim anlaşılmalıdır. İlmin ma’lûma tâbi olması hakkındaki Kur’ânî delil: (anlam olarak) Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim (Muhammed, 47/31) kerîm âyetidir. Hakk’ın: Tâ ki biz bilelim kavli aslâ te’vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn (kelâmcılar) gibi vehmî tenzih sahipleri te’vîl ederler. Ve onlar şeylerin varlığını vâhid(bir/tek) varlığın gayrı gördüklerinden, Hakk’ın ilmî ma’lûma tâbi olsa, Hak ilmini gayrdan almak lâzım gelir; bu da cehl ve acz olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zann ederler. Oysa varlık birdir: Bu çokluklar O’nun esmâî sûretlerinin zılâlidir (gölgeleridir); ve âyîneye akseden zılâl, karşısında duran şahsın sûretinden gayrı değildir. Dolayısıyla karşısında duran şahıs, aynaya baktığında, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim peydâ oldukda, o, bu ilmi gayrdan almış olmaz. Bundan ötürü kelâmcıların tevehhüm ettikleri (var zannettikleri) gayriyyet yoktur ki, Hakk’a cehl ve acz isnâdı gereksin!”

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-II, Hûd Fassı’ndan alıntılar

 

“Suâl: Madem ki her isim kendi sırât-ı müstakîmi üzerinedir; ve o ismin terbiyesi altında bulunan kimse de onun sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür; şu halde böyle davetten ne fayda hâsıl olur?

Cevap: Davet Mudıll isminden Hâdî ismine; Câbir isminden Adl ismine; ve farklı farklı yollardan İhdinas-sırâtal müstakîm (Fâtiha,1/5) kerîm âyetinde beyân buyurulan ve yolların hepsini toplayıcı bulunan sırât-ı müstakîme, yani bu zâtî tevhîd ve Muhammedî mazhar (zuhur yeri) yolunadır. Daha açıkçası noksan yoldan kemâl yoluna davet olunur.

Şu hâlde her yürüyen Rabbin doğru yolu üzerinde yürür. Dolayısıyla bu yüzden onlar mağzûbün-aleyhim ve dâll değildir.