admin Posts

“Sihirbazları seyre dalmak kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında NEYİN PARÇASI? HANGİ BÜTÜN (2) başlığıyla çıkan 7 Cemaziyelahir 1445 (20 Aralık 2023) tarihli yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının ikinci paragrafının ikinci cümlesi alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

“(…) Avrupalılar deniz üzerinden yeni ulaştıkları yerleri keşfettiklerine inanarak yaşadılar ve halen yaşıyorlar. Yeni ulaştığı topraklara dört kez gidip gelen Kristof Kolomb ‘Amerika’ kıtasının varlığından habersiz olarak öldü. Biz Türkler de birçok Amerikalının şükran gününde yedikleri hayvana oradan (Hindistan’dan) geldiğini zannederek ‘hindi’ dedik.

Hayret edilecek şeyi arıyorsak onu her mekânda ve her zamanda bulabiliriz. (başlığı alıntı olarak teşkil eden cümlenin yeri burası)

(…) Avrupa kendi yaşadığı Orta Çağ’ı bahane kılarak dünyaya inanca karşı bilim önermesini çok kolay yutturdu. Bilim bir safsata olmaktan ziyade veya onun yanısıra bir büyüdür. XXI. Hıristiyan asrında bu büyünün tesir sahası bütün kavimleri kapsamış görünüyor. (…) Bilim söylencelerini merkeze almadan modern hayatın meseleleri çözüme kavuşturulabilirdi. Bunun için toplumun vatan kavramında bir uzlaşmaya varması gerekiyordu. Böyle bir uzlaşmaya gerek duyulmadı. (…) Dolayısıyla bugün millî olarak bir piyangomuz, fennî olarak birçok sünnetçimiz var.

“Medeniyet Kavramının Serencamı”

 

2 aylık düşünce dergisi olan Teklif ‘te (Sayı 12 / Kasım 2023) Ruhi Güler‘in, bu yazının başlığını da alıntı olarak teşkil eden başlık altındaki yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(…) Medeniyet kavramı, ikili bir hissiyatın kesişim noktasında ortaya çıkmıştır. Bir taraftan bir sınıfın kendi özelliklerini belirgin kılmağa, kendi husûsiyetlerini vergulamağa çalıştıkları bir kavramken; diğer taraftan xvııı. asrın Fransız yazarlarının yaptıkları toplum sınıflandırmalarında kendi toplumlarını içine sokacakları kategorinin isimlendirilişinde mevcut kavramların yeterli gelmemesiyle alâkalıdır.

Aristokrasi, burjuvaziyle yürütmekte olduğu sınıf mücadelesinde kendi ayrıcalıklı konumunu hissettirmeğe yönelik olarak bu kavramı icat etmiştir. Lâkin Aristokrasi, icat ettiği bu kavramı kullanacak uzunca bir zaman süresi bulamamış, Fransa’da kavramın icadını müteakip 30-40 yıl içerisinde kendisi bir sınıf olarak tarihe intikal etmiştir. 1789 Fransız İhtilali sonrası kavram, bir bakıma ortada kalmış lâkin yeni rejim, eski rejimden müdevver (devr edilen) bu kavramı kendisine mâl ederek bu kullanışlı kelime (medeniyet) ile birlikte yürümeyi tercih etmiştir. Hâlbuki XVIII. yüzyıl Fransız literatüründe burjuvazinin medeniyete karşı erdemi ön plana çıkarttığı ve onu yücelttiği metinler mevcuttur. (…)

Fütûhât-ı Mekkiyye’den (c. 18) alıntılar

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin müellifi olduğu, Türkçe’ye çevirisi Prof.Dr. Ekrem Demirli tarafından 18 cilt olarak olarak gerçekleştirilmiş olan (2012) bu eserin 18. (son cildi)nin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Ey seçilmişler! ‘Benim ve sizin düşmanınız olanı dost edinmeyin.’ (el-Mümtehine 60/1)”

“Biz Allah’ı bilinmemek özelliğiyle tanıdık. Bu hususta edebe sarılmalı ve böyle anlamalısın! Nazarî (teorik) düşünceden ve fikrin karıştırmalarından kendini koru, aklın sınırını aşmasın, bir yerde karar kılsın! Böyle yapabilirsen kalpte (daha önce) kendisinden hiçbir şeyin bulunmadığı bilgiyi ve bir yeklerana sapmayan gölgeyi elde edersin. Hava ısındığında şimşekler çoğalır, (gök cisimlerinin) kayboluşu ardından gelir; ne Rabbinin hamdini tesbih eden şimşekler ne de yağan yağmur olur. Sadece parıldayan ve inen ışıklar ve parıltılar vardır, sonra kendisini üstlenenin izhar ettiği bir hikmete binâen ortadan kalkarlar. Âyette ‘Güneşe ve kuşluk vaktine…’ denilir. Yani onu ortadan kaldırmayıp aydınlattığı vakte yemin olsun ki, ‘Ardından gelen Aya…’ Yani kendisini sınarken güneşe! ‘Ortaya çıkan gündüze…’ Onu kendi mahallinde izhar etmiştir. ‘Onu örttüğünde geceye…’ Gece onugizlemiş ve izhar etmemiştir. ‘Göğe ve onu bina edene…’ Ona yüklediği manayla. ‘Yere ve onu yayana…’ (…) ‘Nefse ve onu tesviye edene…’ ,Sonra da ona günah ve takvayı ilham edene yemin olsun ki… (eş-Şems 91/1-8) Kendisine dönük bu nispetle onu güçlendirmiştir.

Hamid Algar’ın “Nakşibendîlik” isimli kitabından alıntılar

 

“Şeyh Mehmed Esad‘ın vefatını öğrenmesi üzerine, tekkelerin kapanışından kısa bir süre önce onunla tanışmış bir seyyah olan Carl Vett şöyle yazmıştır: “Allah’ı tefekküre dalma yoluyla edinilen saf bir ilim kaynağı uçup gitti.”(dipnot: Vett, Seltsame Erlebnisse in einem Derwischkloster (Leipzig, 1931), s. ix. Bu ağıt yalnızca sınırlı bir anlamda olayın ispatıdır; çünkü Şeyh ardında hatırı sayılır bir manevî nesil bırakmıştır. Halifeleri arasında Düzceli Halil Efendi, Sarıyerli Nuri Efendi, Beykozlu Hulusi Efendi ve Bolulu Muhyiddîn Fendi sayılabilir. Aralarında en önemli olanı, ömrünün son senelerini geçirmek üzere Medine’ye gitmeden evvel hocası gibi Erenköy’de ikâmet eden oldukça saygın ve âlimâne zühd sahibi bir zât olan Sâmi Efendi’dir (Ramazanoğlu). İkâmetgâhında ancak çok az sayıda müridden fazlasını kabul etmesi mümkün olmamasına rağmen, mütesiblerinin çokluğu Suriye, Bosna ve Türkiye’den binlerce bağlısının her yıl hac mevsiminde etrafında toplanışıyla daha açık bir hale gelmiştir. Cumhuriyet döneminin Abdulhakim Arvâsî, Süleyman Tunahan, Beşiktaşlı Abdulhay Efendi, Sivaslı Şeyh İsmail veReşadiyeli Şerâfeddîn Efendi’nin de aralarında bulunduğu önemli Nakşibendî şeyhleri artık vefat etmişlerdir. İsmi zikredilenlerden bazıları açıkcası halife seçmekten kaçınmıştır; çünkü zamanın o kadar kötü ve kıyametin o denli yakın olduğunu belirtmişlerdir ki Naksi bendî geleneğinin faal bir şekilde devamı mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte genel olarak birçok Hâlidî Nakşibendî çizgisi halifeliği Anadolu’nun birçok bölgesinde var olmağa devam devam etmektedir. (…)

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-II’den alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l- Arabî olan, Tercüme ve Şerhi Ahmed Avni Konuk‘a ait, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhûm Dr. Selçuk Eraydın‘ın yayına hazırladıkları, İFAV (M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları), 7. Basım, 2017 eserin bu cildinden yer yer yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Vücûd” (Varlık) mertebeleri 1. Ahadiyet, lâ-taayyün (belirmenin olmadığı) mertebe: Bu mertebe varlığın “ıtlâk” mertebesi olup, varlık bu mertebede her türlü sıfat, isim ve fiilden münezzeh ve her kayıttan, hattâ “ıtlâk” kaydından bile uzaktır. Bu mertebe Hakk’ın “künh”ü ve “Zât”ı olup, bu mertebenin üzerinde başka bir mertee yoktur. Her çeşit zuhûr, tecellî ve taayyün (belirme) den münezzeh, mukaddes ve berî olduğu için “taayyünsüzlük” mertebesi adı verilmiştir. Bu mertebe hakkında daha fazla bilgi edinilmesine veya bundan öte bilinmesine imkân yoktur. Onun için de gayblerin gaybi ve hüviyet gaybi gibi terimlerle adlandırılmıştır. Sadece “Zât”, “sırf zât”, “sırf vücûd” (varlık) ve “Sonsuz vücûd” söz konusudur. “Allah’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!” hadîsinde kasdedilen mertebenin bu olduğu söylenir. Kadîm (öncesiz) ve ezelîdir (sonsuz). “Allah vardır, O’nunla beraber hiçbir şey yoktur.” hadîs-i şerîfi ve “Allah âlemlerden ganîdir (Ankebût, 29/6) âyet-i kerîmesi bu mertebeye işâret etmektedir. Bu mertebede Zât, ezelen ve ebeden aynı hâl üzeredir. Bu mertebede Hakk’ın zâtından başka bir şey bulunmadığı için “gayr” ve “gayrilik”ten söz edilemez.