admin Posts

Bazı siyasi partiler, siyaset geçmişimiz gözönüne alındığında pek hafif kalıyor

 

Özellikle genel başkanlarının ve ileri gelen siyasetçilerinin tavır ve davranışları, bazı siyasi partiler hakkında günümüzde kamu oyuna pek hafif olduklarına dair bir izlenim veriyorlar.

İsim belirtmeden, bazı siyasetçilerin, özellikle de genel başkanlarının ve partide önemsenen isimlerin partilerine, kimi davranışları ve sözleriyle zarar verdikleri, hafifliklerinin partilerinin de hafif algılanmasına yol açtığı izlenimimi aktarma gereği duyuyorum.

Hızlı hızlı yürümeler, sinirli bir şekilde konuşmalar, elleriyle konuştukları kürsüye vurarak yansıttıkları tavırlar kamuoyunda iyi algılanmıyor diye düşünüyorum. Günümüz siyasetçilerinin kimilerinde bu tavırlar kamuoyunca gözleniyor ve olumsuz kanaat ediniliyor partileri hakkında. İzlenimim böyle.

Geçmişte siyasi partilerin genel başkanları ve ileri gelen siyasetçileri böylesi davranışlar ve sözlerle olumsuz anlamda dikkat çekmezlerdi.

Seçimlerden güçlenmiş ve başarılı olarak çıkmak isteyen siyasetçiler tavır ve davranışlarına dikkat etmeliler. Kamuoyu, belirtmeye çalıştığım o olumsuz tavırları kesinlikle tasvip etmez diye düşünüyorum.

“Temeddün (Medenîleşme) ve Hâkimiyet”

 

2 aylık düşünce dergisi olan Teklif ‘ te (Kasım 2023/ sayı 12) çıkan “Temeddün ve Hâkimiyet” başlıklı, Prof. Dr. Ömer Türker‘in yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Klasik dünyanın siyaset düşünürlerinin toplumsal bir varlık olarak insan hakkındaki tahlilleri, insanın tabiatı gereği medenî olduğu ilke kabul edilerek başlar. Yazılı kaynakları Antik Yunan’a kadar uzanan bu ilkedeki medenî kelimesi, insan fertlerinin varlıklarını idame ettirmek için mutlaka bir işbirliğine ihtiyaç duyduğunu ifade eder. Buna göre insanlar ancak hemcinsleriyle yeterli hale gelebildiğinden, zorunlu ihtiyaçların karşılanması için farklı maharet ve meslek gruplarının dayanışması gerekir.” (…) Bu durum ister göçebe veya bedevî, ister meskûn hayat formunda olsun, sade veya ayrıntılı bir toplumsal hayatın inşa edilmesini sağlar. (…)

Kaderle ilgili hikmet

 

Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin FUSÛSU’L-HİKEM Tercüme ve Şerhi-III’den (Tercüme ve Şerh: merhum Ahmed Avni Konuk, Hazırlayanlar: Prof.Dr. Mustafa Tahralı– merhum Dr. Selçuk Eraydın, İFAV (M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1983, 6. Baskı, 2017) yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Muhyiddin ibnü’l-Arabî Fusûs‘ta “Hak, manâ cihetiyle, zâhir olan şeyin rûhudur. Böyle olunca Hak, Bâtın’dır; binaenaleyh Hakk’ın âlemin sûretlerinden zâhir olan şeye nisbeti, tedbirli rûhun sûrete nisbeti gibidir” diyerek Hakk’ın bir bakıma “âlemin rûhu” olduğunu ifade etmiştir.

“Kendini bilen Rabbini bilir” (Şâri)

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin en ünlü eserlerinden biri olan ve Prof. Dr. Ekrem Demirli tarafından 18 cilt olarak Türkçe Çevirisi yapılmış ve Litera Yayıncılık’tan Eylül 2008’de yayınlanması gerçekleşmiş olan Fütûhât-ı Mekkiyye‘nin 9. cildinden yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Allah şöyle der: Allah peygamberlerden söz almıştır ki, size bir kitap veya hikmet verdiğimde, sonra size sizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona inanacak ve yardım edeceksiniz. Onlar da kabul ettik dediler. (Âl-i İmran 3/81) Âyet burada biter. Sonra Allah, onların sözlerinin anlamını kabul ettik’ şeklinde aktarmıştır. Aynı durum şu ayette geçerlidir: İman edenlerle karşılaştıklarında iman ettik derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, biz sizinleyiz, onlarla alay ediyoruz, derler. (el-Bakara 2/14) Bu da bir anlatımdır. Allah bu ifadeleri zikrederken, kimin diliyle zikrettiğini bilmelisin. Okuduğunda ise, kimin diliyle okuduğunu, ne okuduğunu ve kimden aktardığını bilmelisin.” (s.30)

” Yunus’un kavminin çektiği bela şiddetini artırıp da azabı gördüklerinde bir an bir sene veya daha uzun olunca, Allah Teâlâ içlerinde yaşadıkları bu uzun sürenin karşılığında onlara belirli bir zamana kadar süre verdiğini zikretti. Böylece, dünya hayatının nimeti içinde uzun süre kaldılar. Çektikleri bela olmasaydı, böyle bir şey onlar için gerçekleşmeyecekti. İşlerde ölçünün ne güzel uygulandığına bakınız! Denilir ki, Allah’ın onlara verdiği nimetlenme süresi kıyamete kadardır. En iyisini Allah bilir! Onlardan birisini gören bir adam görmüştüm. Ayak izini sahilde gördük. Biraz önümdeydi, fakat kendisine yetişemedim. Ayağının uzunluğu, ölçtüm, üç buçuk karış idi. Adam Yunus’un kavmindendi. Bize (kendisini gören kimse vasıtasıyla) Endülüs’te gerçekleşecek hadiseleri aktardı. O esnada beş yüz seksen beş yılındaydık. Söylediği her şeyin söylediği gibi gerçekleştiğini gördük. Allah’ın bu peygambere tahsis ettiği inayete ve onun tevhidinde getirdiği marifete bakınız!

Rahman’ın nefesinden yirmi birinci tevhit, ‘Melik ve Hak Allah münezzehtir, yüce Arş’ın Rabbinden başka ilah yoktur’ ( el- Mü’minun 23/116) ayetinde dile getirilen Hakkın hüviyet tevdidir (bırakma, emanet etme). Allah şöyle der: ‘Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyuncular olarak yaratmadık.’ (ed-Duhan 44/38) Bu âyet, ‘Sizi boş yere mi yarattık’ (el-Mü’minun 23/115) âyetiyle aynı anlama gelir. Öyleyse O’ndan başka ilah yokturHakk’ın bir niteliğidir. Âlemin varlığının kendisinde ortaya çıktığı varlık, Hak‘tır. Âlem, Rahmân’ın nefesinde zuhur etmiştir ki, o da Amâ’dır. Öyleyse O, her şeyi ihata ettiği için kuşatıcı şeklin kendisine verildiği Arş’ın Rabbidir. (…)”

“Nebiler neyi bilirler?”

 

2 aylık düşünce dergisi Teklif ‘te (sayı 9/ Mayıs 2023) çıkan Ahmet Ayhan Çitil‘in, bu yazının da başlığı olarak alıntıladığım başlık altındaki yazısından yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İnsan, hem bedenli hem de çok farklı zîhnî melekelere sahip bir varlık olarak kendisini doğumundan itibaren bir sahneler çoklusu içerisinde bulur. O sahneleri tanır, o sahnelerde kendini tanır. Kaynak teşkil eden sahne hep orada olsa da onu unutma eğilimine girebilir. Bilmek, insanın bu sahneleri, sahnelerdeki var olanları ve onlarla irtibatı içerisinde kendisini tanıması, aşinalık kazanmasıdır.

Nebi, bize, sahnenin tümünü dikkate alarak, bulunduğumuz konumda neyi gözetmemiz ve söz konusu konumu olumlu yönde aşabilmek için hangi yolu tutmamız gerektiğini anlatandır. Tarihin bu döneminde Nebi’nin her dem taze sünneti, burada sunmaya çalıştığımız çerçeve dahilinde yeniden anlamlandırılmalıdır.

Nebi, dışsallığı bakımından da içselliği bakımından da gidilebilecek olana gitmiş, varılabilecek olana varmış olandır. O’nun bilgisi, gidilebilecek yere kadar gidip gidilemeyene temas etmiştir.

Nebi, sonsuz çeşitlilikle var olan sahnelerde, pek çok boyutta farklı konumlar işgal eden tüm insanlarla, onlar bilme kaygısı güttükleri oranda bağ içerisindedir.

Nebi, bize, sahnenin tümünü dikkate alarak, bulunduğumuz konumda neyi gözetmemiz ve söz konusu konumu olumlu yönde aşabilmek için hangi yolu tutmamız gerektiğini anlatandır. Tarihin bu döneminde Nebi’nin her dem taze sünneti, burada sunmaya çalıştığımız çerçeve dahilinde yeniden anlamlandırılmalıdır.”