admin Posts

Hasan Basri Çantay’ın “Kur’ân-ı Hakîm Ve Meâl-i Kerîm”inde bir âyet meâli ve ona ilişkin dipnot’tan alıntılar ile aynı eser ve sûreden üç âyet meâli

 

” Yunus suresi (sûre:10, 32. âyet meali: ‘İşte bu (nları yapan) sizin gerçek Rabbiniz olan Allahdır. Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl olup da (bunca bürhanlara rağmen îmandan) döndürülüyorsunuz?’

Bu âyet meâline ilişkin dipnot’tan alıntılar: Tevhidin dört mertebesi vardır: 1) Kendi kendine mutlak varlığı (vacibü’l -vücudluğu). Allah’a hasr (özgü) ile O’ndan başkasına bu vasfı vermemek, 2) Arşın, göklerin, yerin; bütün varlıkların yaratıcısının ancak Allah olduğuna inanmak, 3) Göklerin, yerin ve aralarında bulunan her şeyin Allah tarafından tedbîr edilmekte olduğuna, 4) İbadete O’ndan başka kimsenin müstahak olmadığına îman etmek. İlahi kitaplar ilk iki mertebeden bahsetmemişlerdir. Çünkü bunlarda ne Arab müşriklerin, ne Yahudilerin, ne Hristiyanların hiçbir ihtilafı yoktur. Nitekim Kur’an-ı kerîm de bunların onlarca teslîm edilmiş bedihi mukaddimelerden olduğunu açıkca söyler. (Bu âyetle ‘El-ankebut’ süresinin 61,63 ve ‘Lukman’ süresinin 25.âyetleri de bu kabildendir.) 3. ve 4. Mertebeler birbirine örülmüştür, ayrılmazlar. Çünkü aralarında tabii bir bağ vardır. İşte insanlar bunlar hakkında ihtilafa düştüler. En mühimleri şu üç fırkadan ibaretti: 1) Yıldıza tapanlar, 2) Müşrikler, 3) Nasrâniler (Hristiyanlar). (…) Allah onlara gâh hüküm ve mülkün ancak kendisine ait olduğunu, gah taptıkları o şeylerin cansız cisimlerden başka bir şey olmadığını tenbih etti; ‘onların yürür ayakları mı var? Ya tutar elleri mi, ya görür gözleri mi, yahut işitir kulakları mı var ki?’ buyurdu. (Bkz: Âl-i İmrân, 3/189; El-A’raf, 7/191-195; El-İsrâ, 17/111). Üçüncüleri (Nesaaraa) da Mesih (Îsa) aleyhisselâmın Allah’a yakın ve halktan yüce olduğunu, o halde onun kul diye adlanıp da kendinden başkasıyla beraber tutulmasının layık olmayacağını, çünkü bunun ona karşı edepsizlik ve Allah’a olan yakınlığının bir ihmâl teşkil edeceğini söylediler. (…) Bazı kavimler (Keldaniler, Finikeliler, Mısırlılar, Sabiîler…) güneşi ‘ilah’, ayı ‘ilâhe’, seyyareleri de onların ailesi sandılar. Moğollar da ‘Tanğ’ kelimesi hem gök, hem ilah demektir. Bazı kavimler de ilâhlığı güneşin kendisinden ayırıp ona ‘En büyük Tanrının makamı’ gözüyle baktılar. (…)

“Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-II’nin İbrahim Fassı’ndan alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l-Arabî, mütercimi ve şârihi (1929 öncesi Türkçe’ye ve o Türkçeyle) Ahmed Avni Konuk olan eseri günümüz Türkçesiyle dört cilt olarak yayına hazırlayanlar Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın‘dır. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları’ndan (İFAV) çıkmış olup bu cild 2017’de Yedinci Baskı olarak elimizdedir.

Bu fassın ” İbrahimî kelimede mündemic (içkin) ‘Muheyyemî Hikmet’in beyanında olduğu belirtilmiştir .

İsmail Kara’nın “İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz Şerh Ve Haşiye Meselesine Dair Birkaç Not” kitabının(Dergâh Yayınları 1.Baskı 2011) birkaç yerinden alıntılar

 

” (…) Şerh ve haşiye meselesiyle de irtibatlı olan asıl iş, içinde yaşadığımız şartlarda İslami ilimlerin, bilginin, ürünün, eğitim-öğretim tarzlarımızın, bunların üzerinde işleyen Müslüman tasavvur dünyasının ve nihayet Müslümanca yaşama biçiminin nasıl ve hangi istikamette devam edeceği, doğru, yeterli ve yerinde devam edip edemeyeceği, nihayet tarihi ve aktüel problemlerimize çözüm üretip üretemeyeceğidir. İş buraya intikal ettiğinde mevcut durumun ve tedavülde olan bakışaçılarının yol açan değil yol kesen bir karaktere sahip olduğu söylenebilir. (…) İlim olsun da bilmesin, tarih olsun da hatırlamasın; olacak şey midir bu!? Evet öyledir, ilim her şeyi bilmez, tarih her şeyi hatırlamaz. Gelişigüzel şeyleri veya önünüze getirilenleri değil de bir şeyi bilmek ve hatırlamak için bir iradenin, bir davanın ve iddianın, bir hayat tarzı arayışının devreye girmesi lâzım. Bizim meselemiz açısından belki daha da ehemmiyetli olan neyi, ne kadar, nasıl bileceğimiz; neleri, niçin, ne ölçüde hatırlayacağımız, nihayet önceliklerimizin ne olacağı sorularıdır.

(…) Hayli ilgi uyandıran ve beklenebileceği şekilde tedirginliklere de sebebiyet veren bu mütevazı fakat öncü yazılardan sonra şerh ve haşiye dosyası hep açık ve canlı kaldı. D.İ.Başkanlığı’nın düzenlediği 4. Dinî Yayınlar Kongresi-Dinî Klasikler Semineri’ni (Ankara, 30 Ekim 2009) vesile edinerek sunduğum, ‘Klasik kaynakları anlamak bakımından şerh ve haşiye geleneği’ başlıklı tebliğle, yıllardır yazmayı düşündüğüm bir metnin nihai hale doğru seyreden önemli bir aşamasını telif etmek mümkün oldu. Nihayet bu çalışmanın kitaplaşmadan önceki merhalesi uzun bir makale halinde yayınlandı (‘Unuttuklarını hatırla! Şerh ve haşiye meselesine dair birkaç not’, Divan, sayı:28, 2010, s. 1-67.) (…)” (s. 7-8)

İsmet Özel’in “Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” kitabından(TİYO Yayınları 1. Baskı 2021) alıntılar (2)

 

“Kim olursak olalım hayatta kalabilmek için bir şeyleri sabitleyerek yaşarız. Tumturaklı insan sabiteleri dışardan fark edilmiş insan demektir.” (s. 71)

“Başarısız şair demek şiirde neler olup bittiğini anlamadığı halde şiirde ısrar eden demektir.” (s. 89)

“Bilhassa XV. Hıristiyan asrından bu yana Osmanlı devleti neyi ile övünme yolunu seçti? Övündüğü şeyler övünmeğe değen şeyler miydi?” (s. 98)

“Edebiyat şahsa, bir şahsın kendini bilmesine mahsus bir çağrı olduğu için bir okura bir kalem sahibini zorla sevdiremezsiniz. Bu sebeple edebiyatın en büyük düşmanı edebiyat dersleridir.” (s. 108)

“Yerküre üzerinde bir cemaat var ki kıyametin koptuğunu gözüyle görse bile elindeki son hurma fidanını dikmekte ısrarlıdır. Allah’tan ümit kesilmeyişinin vardığı yer orasıdır. (s. 109)

“Toplumlar hiyerarşik bir üstünlüğe göre değil hayrın ve şerrin o toplumdaki yerine göre sınıflandırılmışlardır.” (s. 116)

“Türkler’in sevdası hâlâ kendilerini Batı’ya beğendirme alanını aşamamıştır.” (s. 117)

“Felsefe Geleneğinin İnsan Tasavvuru -Bilgi Teorisi-” üzerine bir yazıdan alıntılar

 

Prof. Dr. Ömer Türker‘in “İslam Düşünce Gelenekleri Kelam-Felsefe-Tasavvuf ” isimli kitabının (Ketebe Yayınları, 2. Baskı 2021) başlıkta belirttiğim bir bölümünü (s. 69-74) oluşturan bir yazıdan yapacağım bazı alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

“(…) Fârâbi, İbn Sîna, Ebû’l-Berekât el-Bağdâdî, İbn Bâcce, İbn Rüşd gibi önde gelen filozoflar arasında zaman zaman derin görüş ayrılıkları bulunsa da genel olarak felsefe geleneğinin insan tasavvurunu anlatmaya imkân verecek ortak bir çerçeve olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle Endülüs ve Magrib dışındaki bölgeleri içeren Doğu İslâm dünyasında Kindi’yle başlayan felsefi soruşturmalar, İbn Sîna’nın eserlerinde bir olgunluğa erişmiş ve onun kitaplarında dile gelen anlatı, bizzat kendisinin şahsî görüşlerini dile getirmekten öte bir temsile kavuşmuştur. Sonraki dönemlere damgasını vuran bu anlatıya göre insan, ruh ve beden olmak üzere iki cevherden müteşekkildir. Ruh tamamıyla manevî veya aklî bir cevher iken beden maddî bir cevherdir. Dolayısıyla insan, bedeni açısından maddi ve fiziksel bir mevcut iken ruhu açısından hakiki anlamda metafizik bir mevcuttur.” (s. 69-70)