CÂMÎ VE TASAVVUF
Prof. Dr. HAMİD ALGAR’ın NAKŞİBENDÎLİK isimli Kitabının (insan yayınları: 462; irfan ve tasavvuf dizisi:63; birinci baskı: 2007; genişletilmiş üçüncü baskı (dijital), 2012 ) CÂMÎ VE TASAVVUF başlıklı bölümünün birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.
“Câmî’nin sûfî, âlim, şâir, idarecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanısıra en yakın şakirtlerinden birisi olan Abdülğafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda manevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s. 3, 9; Bâharzî, s. 125) (…) Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yaşlarında iken başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v. 1389)’in en önemli halifelerinden Hâce Muhammed Pârsâ (v.1419) hacca giderken Herat’tan geçer (1419); burada Câmî’nin babası, BU MÜBAREK İNSANDAN feyizlenmesi için OMUZLARININ ÜSTÜNE KALDIRDI. sonraki yıllarda BU OLAYI HATIRLARKEN, Câmî, SARSILMAZ BİR ŞEKİLDE NAKŞİBENDÎLİĞE bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî,I, s.242; Câmî, Nefehât, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, İKİ KUŞAKTAN Bahaeddin Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddin Kaşgarî (v: 1456)’ye intisab etmesiyle ortaya çıktı. SEMERKAND”TA İLİM tahsil etmek üzere Herat’taki tutkulu bağlılıktan AYRILMIŞ OLMAK CÂMÎ’YE ÇOK ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla BAŞ BAŞAYKEN, rüyasında, Allah’tan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca o’na teveccüh etmesini söyleyen Kâşgarî’yi gördü. Bunun üzerine alelacele Herat’a dönerek KAYITSIZ ŞARTSIZ BİR ŞEKİLDE kendisini Kaşgarî’nin yoluna adadı. Bu, Kaşgârî’nin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. (…) BU İKİ ŞAHSİYET arasındaki muhabbet, Câmî’nin bir süre sonra Kaşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir. Nakşibendiliğin (halk içinde yalnızlık) ilkesi doğrultusunda hareket eden Câmî, ÇOK GEÇMEDEN yeniden Herat ve dışındaki toplumsal; entelektüel ve hattâ siyasî faaliyetlerine başladı. Nitekim halveti tercih ettiğini ifade ederken; dindarlık bahanesiyle kendisini çevresinden soyutlayanlara ilişkin sıkça yerici ifadeler kullanmıştır. (Bâharzî, s. 226) Ne var ki bir hususta Câmî’nin Nakşibendî NORMLARININ DIŞINA ÇIKTIĞI DA GÖRÜLMEKTEDİR. Şöyle ki tarîkatın MEYDANA ÇIKIŞINDAN BU YANA UYGULANAN hafî (sessiz) zikrin tek doğru usûl olduğunu savunmadı. Sesli ZİKRİN RİYÂKÂRLIĞA SEBEP OLABİLECEĞİNE YÖNELİK ŞÜPHELERİ REDDETMİŞTİR. (DİPNOT: KÂŞİFÎ, I, s.266) Câmî’nin NAKŞİBENDî NORMLARIYLA uyuşmadığı bir diğer husus, özellikle de Yûsuf ve Züleyhâ adlı mesnevîsini yazarken müzik ve nağme eşliğinde yapılan sema âyinine olan şahsî ilgi ve hoşgörüsüydü. (dipnot: Lârî; s.7) (…) Câmî’nin vefatından üç yıl kadar sonra; Ali Şir Nevâî, Nefehât’ı Nesâyimü’l- Mahabbe min Şemâyimi’l-Fütüvve adıyla Çağatay Türkçesine aktardı. (…) Sonuç itibariyle, maksatlı olsun veya olmasın; manevî bağlılığı ve gayretinin yanı sıra özgün çalışmaları ve şerhleriyle Câmî, Safevî yayılımınm yol açacağı dönüşümün arefesinde, Farsça konuşan dünyanın ve özellikle de Horasan’ın ilmî ve rûhânî geleneklerinin bir özetini temsil etmektedir.

No Comments