Uncategorized Posts

Siyâset, yönetim, bilgi ve başarıya dair bir not

 

Bu akşam İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Ahmet Hakan’ın CNNTÜRK’deki ‘TarafsızBölge’ programında onun sorularına cevap verirken sıradışı bir içtenlik ve başarıyla çok önemli ve ayrıntılı açıklamalarda bulundu. İçtenlik, dürüstlük, açıklık ve bilgilendirme yönlerinden, tahmin ediyorum, Bakan Süleyman Soylu’nun gösterdiği performans hakkında benim edindiğim izlenimin benzerini birçok vatandaşımız edinmiştir.

Özellikle devlet yönetiminde vazgeçilmez ve hafife alınmaz ilkeler üzerine mükemmel açıklamalarıyla sanıyorum izleyenlerce çok öğretici ve bilgilendirici dersler olarak algılanmıştır önemli bir bakanlığın başında görevde bulunan bu zât tarafından dile getirilenler. Çok istifade ettiğimi belirtir, sayın Bakan’a ve programı yöneten Ahmet Hakan’a teşekkürlerimi iletirim.

“Tasavvuf Geleneğinin Gücü ve Sınırları”

 

Prof. Dr. Ömer Türker‘in aylık CİNS adlı derginin her sayısında “İslâm Düşüncesi ve Çağdaş Sorunlar” üst başlığı altında bir yazısı çıkıyor. Söz konusu derginin Mart 2020 sayısında çıkan yazısının başlığını, içeriği sadece o yazıdan yaptığım bazı alıntılamalardan oluşacak bu yazının da başlığı olarak alıntıladım.

“Tasavvuf geleneği tarih boyunca iki alanda iddialı olmuştur. Birincisi dindarlık, ikincisi de marifettir. Tasavvufun temel iddiası, dindarlık ve marifetin karşılıklı bir ilişkiye sahip olduğudur. Buna göre dindarlık, insan zihninde marifetin meydana gelmesine vesile olurken, marifet de dindarlığının derinleşmesini ve anlam değiştirerek mecazdan hakikate evrilmesini sağlar. Burada dindarlıktan kasıt, Hz.Peygamber’de (s.a.v.) tahakkuk ettiği hâliyle inanç ve davranış arasındaki örtüşmedir. (…) Mesela genel olarak insanın kalbinden geçenlerden sorumlu olmadığına dair bir kabul vardır. Halbuki bu kabul, kalbini kontrol edemeyen insanlar için bir ruhsattan ibarettir. Daha derinden bir dindarlık kişinin kalbini kontrol etmesiyle mümkündür. (…)”

“Böylesi bir değişim ve derinleşme, bir açıdan bakıldığında tasavvufun en güçlü yönüdür. Zira sûfîler, tarih boyunca tanımı gereği dinî olmakla nitelenen bir düşünce ve davranış bütünlüğü peşinde olmuştur. Bu durum daima sûfîlerin Müslüman cemaat nezdinde saygın bir konumda bulunmasını, sözlerinin tesirli olmasını, ‘velayet’ (velîlik /Tanrı dostluğu -a.a.-) mertebesini ihraz eden (kazanan -a.a.-) zümre olarak değerlendirilmesini desteklemiştir. Bu bağlamda mutasavvıfların zümre olarak en güçlü yanını oluşturan şey, Allah’a daha yakın olduklarına dair yaygın iyimser kanaattir. Muhtemelen İslâm tarihinde böylesi bir iyimser kanaatin yegâne sistemli muhalifi Mutezile idi. (…) Dolayısıyla Mutezilenin dindarlık tanımı, sûfîler veya başka bir zümrenin velayette ayrıcalıklı görülmesine elverişli değildir. Diğer yandan söz konusu değişim ve derinleşme, tarih boyunca sûfîlerin hem kendi içinde ihtilafa düştüğü hem de kelâm ve fıkıh geleneğine mensup bir kısım âlimlerin eleştirilerine maruz kaldığı yönünü oluşturur. (…) Öz-kabuk tartışmasının belki daha çetin bir sürümü, sûfîler ile fakihler (Fıkıh âlimleri -a.a.-) arasında yaşanmıştır. (…) Tasavvuf geleneğinin görünen yüzüne, kelam ve fıkıh geleneğinin ortak kabulü olan dindarlık fiilleri damgasını vurmuştur. (…)

Gazete yazıları arasından düşündürücü bir yazıdan alıntılar

 

Gazete yazarı olarak da etkinlik gösteren ve insanlarımıza faydalı olan Gökhan Özcan, yıllardır gazete yazılarının da izleyicisi olduğum değerli ve seçkin bir yazar. Onun “Karanlığa bakan göz ışığını kaybeder!” başlıklı yazısından (Yeni Şafak, 9 Mart 2020) alıntılar sunacağım.

“(…) Medyanın, sosyal medyanın, popüler mecraların baskın kötücül dili hepimizi zaman zaman karamsarlığa sürüklüyor. Sanıyoruz ki herkes birbirinden nefret ediyor, herkes birbirinin ayağına basmak için fırsat kolluyor, herkes birbirinin açığını arıyor, herkes içinde biriken karanlığı, ezikliği, öfkeyi yüzüne vuracak birilerini arıyor. O kadar da değil… Kendini gerçek hayatın içinde tutabilenler, içindeki güzelliğin kuruyup gitmesine izin vermeyenler, iyiliği mütemadiyen hayatın kıyısında köşesinde aramaya devam ediyor.

Sâkin olmanın, düşünerek-bilerek konuşmanın zamanı

 

“TRT’ye büyük tepki!” diye bir haber sosyal medya temelli olarak bugün gündeme geldi ve tabii ki bazı belli gazetelere de hemen haber oluverdi. Bunlara Türkiye ve Türk milleti yıllardır tanık olmakta; yani sürpriz değil hiç böylesi haberler, tantanalar. Bilinen belli çevrelerin bu tür olayları bu tarz algılamalarına ve tepki göstermelerine bağışıklık kazanmış durumda bu ülkenin büyük çoğunluğu.

“Gresham Yasası siyasette de geçerli mi?”

 

Üstâd Rasim Özdenören‘in, Yeni Şafak’da çıkan ve başlığını başlık olarak alıntıladığım yazısının birkaç yerinden alıntılar sunacağım. Usta yazarın ülkemizin bugünlerindeki siyasî manzarayı yansıtıcı ve uyarıcı nitelikteki düşünceleri ola ki değişik çevrelerde dikkate alınır, üzerinde düşünülür.

“Türkiye etrafında uzunca bir zamandır sürdürülen komploları nasıl açıklamalıyız?
(…) Böyle bir komploda yer alan­lar gerçek niyetlerini açığa vurmaktan niçin kaçınıyor?

Acaba Gresham yasası siyaset alanında da geçerli mi?

Sir Thomas Gresham (1519-1579) Kraliçe I. Elizabeth’in mali danışmanı… Kötü para iyi parayı kovar yasasının mucidi… (…)