Seviyesizlik hemen her yerde; özellikle sosyal medyada!

 

İçlerini/içlerindekini boşaltmak isteyenler böylesi kanallardan bu ihtiyaçlarını giderdiklerini sanarak rahatlıyorlar olsa gerek. Mesela ezan okunmasından rahatsızlık duyduğu besbelli birisi müezzine ‘ezancı’ diyerek bangır bangır bağırdığını söyleyebiliyor sosyal medyada. Daha neler neler!.. Seviyesizliğin ne durumda olduğunu düşünenlerimiz ve buna dair düşüncelerini, duygularını yansıtanlarımız az mı, çok mu, bu konuda bile bilgi sahibi değiliz. Seviyesizliği seviyeli bir biçimde dile getirme örneklerine olsun, niçin rastlanamıyor?

“İnsan dediğimiz şey, gerçekte nefs veya ruhtur.”

 

2 aylık düşünce dergisi Teklif‘te (Mayıs 2023 / Sayı 9) çıkan Prof. Dr. Ömer Türker‘in “Bilgi ve Bilmenin Hakikati” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İç duyular görüşünün tabiat ve nedensellik teorileriyle ilişkisi doğru olmakla birlikte filozofların söylediği gibi beyinde bu işlevleri yerine getiren kuvvelerin (potansiyellerin) bulunması ve aklın bu kuvveler aracılığıyla hayal, vehim ve hafıza gibi işlevleri icra etmesi ile kelamcıların kâdir-i muhtâr Tanrı anlayışı ve adet teorisi arasında zorunlu bir çelişki yoktur.”

“İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde hayal hem Tanrı’ya hem de insana nispet edilen ve varlığın muhtelif zuhurlarını idrâk eden bir güçtür. Akıl ise hayale eşlik eden ve hayâlin idrâk ettiği zuhûrdaki anlamı kavrayan güçtür. Öyle görünüyor ki İbnü’l-Arabî, hayali, bir anlamın farklı mertebelerde ve farklı tahakkuklarda girdiği izafetleri kavrayan bir güç olarak görmektedir.”

“Kur’an Harflerdir”

 

MUHYİDDİN İBN ARABÎ’nin FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE isimli eseri Prof.Dr. Ekrem Demirli tarafından Türkçe’ye çevirisi yapılarak , 2009’da LİTERA YAYINCILIK’tan 18 cilt olarak meraklısı olup heyecanla bekleyen okurlarıyla buluşmuştur.

Bu eserin 11. Cildinin VASIL üst-başlıklı (s.187) “Kur’an Harflerdir” başlığı altındaki satırlardan yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Kur’an söylenir, bu nedenle harfler ona aittir. Söylenen harfler olması, Allah’ın kelamına mı, yoksa söyleyene mi döner? Allah’ın peygamberi bize Hakk’ın kıyamette farklı suretlerde tecelli edeceğini, bir kısmında bilinip bir kısmında inkâr edileceğini bildirmiştir. Farklı suretlerde tecelliyi kabul eden bir hakikat için, söylenen harflerle gerçekleşen kelamın -şanına lâyık tarzda kendisinde tecelli ettiği bazı suretler sayılarak- ‘Allah kelamı’ diye isimlendirilmesi uzak görülemez. Buradan hareketle ‘Allah şanına lâyık tarzda bir surette tecelli etti’ dediğimiz gibi ‘Allah ses ve harf ile şanına lâyık tarzda konuştu’ deriz. Biz bunu da sevinç, gülme, göz, ayak, sağ el gibi Kitap ve sünnette yer alan ve -herhangi bir nitelik ve benzetme olmaksızın- makul anlamı üzere kendisine inanmanın zorunlu olduğu hususlarla bir sayarız. Çünkü Allah ‘Onun benzeri bir şey yoktur‘ (eş-Şûra 42/11) buyurur. Burada Allah bir şeye benzemekten / benzetilmekten tenzih edilmiştir. Bununla birlikte anlam bilinirken nispet bilinmez. Harfler düzenlendiğinde kelime, kelimeler düzenlenince âyet, onlar düzenlenince sure diye isimlendirilir. Allah kendisini -şanına layık tarzda- nefs sahibi olmakla nitelemiş, onu ise ses ve söz ile niteleyerek ‘Allah’ın kelamını duyana kadar komşuluk et ‘ (et-Tevbe 9/6) demiştir. Burada nefes, ses denilen şeydir. Onun ses’te kesintiye uğraması ise ‘harf’ diye isimlendirilir. Bütün bunlar, ilahi haberlerde bize bildirildiği şekilde bilinen ve anlaşılan hususlardır. Bununla birlikte diğer niteliklerde olduğu gibi benzerlik ve teşbih söz konusu değildir.

Adalet Üzerine

 

2 aylık düşünce dergisi Teklif”te (Eylül 2022, Sayı 5) çıkan Adalet üzerine yazılardan yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Ömer Türker: “Bismillah ve bihi nesta’în. Adalet kelimesi, neredeyse dinî ve felsefî tüm bilimlerde terminolojik kullanıma sahip. Kelimenin esas itibariyle iki boyutu var: Birincisi, gündelik dildeki anlamıdır. Yani ortalama bir zihinde adaletle ilgili sınırları dakik bir şekilde çizilmemiş bir anlam bulunur. Oldukça eski olan bu anlamıyla adalet, belirli bir bilim dalında ya da felsefede kazandığı anlamı önceler. İkincisi, adalet kelimesinin müstakil disiplinlerde kazandığı anlamlar öbeğidir. Ama tüm anlamlarının yani müstakil disiplinlerdeki anlamı ile gündelik dildeki anlamının ortak paydası, zaman zaman tefsirlerde de karşımıza çıkan, yerli yerindelik yahut tenasüp/uyum anlamıdır. Aslında adalet kavramının nirengi noktası da budur. Belki müzakereye buradan başlayabiliriz. İhsan Fazlıoğlu: Adalet kelimesinin anlamlarını araştırırken çok ilginç bir şeyle karşılaştım. Devenin üstüne konulan yükün iki tarafında denklik olması anlamına da geliyor. Türker: Evet, denklik anlamı. Idl kelimesi o demek. Fazlıoğlu: Bir heybeye fazla, diğerine az koymak adaletsizlik oluyor. Bu çerçeveden gidersek senin ifade ettiğin gibi, bu tenasüp/nisbet meselesini biraz deşmek gerekiyor. Matematiksel nispetle de alakalı bir tarafıyla ama burada kastedilen eşitlik değil. Öncelikle bunu vaz etmemiz gerekiyor. Yani 100 liramız var; 5 kişiyiz; 20,20 bölelim; adalet bu değil; buna eşitlik diyoruz. Tanasüp ise her birinin ihtiyacı ve imkânı miktarında hak etmesi. Belki bir kişi 50 alacak; diğer kalan 5 kişi de 10’ar lira alacak. Dolayısıyla tenasüp, birliği (ki, adalet de nihayetinde bir birlik) oluşturan parçaların eşit değil ama mütenasip bir oranda bir-arada olması anlamına geliyor. Türker: Burada şunu ekleyebiliriz; bir şeyin orantılı ya da mütenasip olmasında ölçüt, tenasübün kendisi değildir. Fazlıoğlu: Evet, değil. Türker: Orada ölçüt işlevi gören bir şey vardır ve bu ölçüte göre orantılı ya da uyumlu olmayı dikkate alırız. Fazlıoğlu: İmkân, kabiliyet, ihtiyaç -belki iftikâr (fakirlik) daha doğru bir kavram- vb. diyebiliriz hocam. Türker: Evet. İbn Miskeveyh Risâle fî mâhiyyeti’l-‘adl’inde metafizik olandan fiziksel olana, nihayet insânî varlık seviyesine kadar bunları terimleştirmiş. Burada nirengi noktası birlik veya vahdet. Yani adalet, bulunduğu mertebelere göre vahdetin veya birliğin dağılımıdır. Şimdi bu birlik, ahlâk söz konusu olduğunda; siyaset, iktisat, fizik dünya söz konusu olduğunda tahakkuku değişen bir birliktir. Bundan dolayı o adaleti neye göre sağlayacağımız, hangi bağlamda konuşuyorsak o bağlamdaki ölçüye göre belirleniyor.

“Millî Marş Şâirinin Dostu: (Hasan Basri Çantay)

 

Merhûm Prof. Dr. ORHAN OKAY‘ın SİLİK FOTOĞRAFLAR PORTRELER kitabından (Dergâh Yayınları:545, Dergâh’ta genişletilmiş ve gözden geçirilmiş 1. Baskı: Ekim 2013), bu yazının da alıntı olarak başlığını teşkil eden bölümüyle, Bir İdealistin Ölümü (Nurettin Topçu), Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam (Mehmet Âkif) bölümlerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

MEHMED Âkif öldüğünde beş yaşındaydım. Ne ölümü, ne cenazesinin kaldırılışı, hatta ne de konuşulanlar hafızamda iz bırakabilirdi. Fakat daha sonraki yıllarda onun yakınında veya herhangi bir vesile ile çevresinde bulunmuş olan insanları tanımak bahtiyarlığına eriştim. Celâl Hoca, Mahir İz, kardeşi Profesör Fahir İz gibi. Hasan Basri Hoca da bunlardandı. 1964’te vefat eden H.Basri beyi evinde ve derneklerdeki bazı konuşmalarından tanıdım. 1950’li yılların başlarında Malta taraflarında bir Apartman dairesinde oturan Basri Hoca’yı Nurettin Topçu ile ziyaret ettiğimizde beraberimizde Basri beyin vefâkâr dostu rahmetli İsmail Dayı ile Mustafa Sabri Sözeri de vardı. Birinci Büyük Millet Meclisi’ne ait çok dikkate şayan hatıralar anlatmıştı. Bunların çoğunu yazmadı, yazamadı. Özellikle Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi üzerine Meclis’teki heyecanlı oturumu anlatışını bir başka vesileyle yazmak isterim.

Kendisinden ve başka hatıralardan topladığımız bilgilere göre Balıkesirli Hasan Basri Bey, genç yaşta gazeteciliğe atılmış, şahsî gayretiyle Arapça, Farsça öğrenmiş, medrese bilgilerinde vukuf kazanmış âlim ve edebiyatçı bir zat idi. Son yıllarında yazdığı Kur’ân-ı Hakim ve Meal-i Kerim adlı üç cilaş küçük olantlik tercüme ve muhtasar (kısaltılmıeş) tefsiri ile daha geniş bir çevrede itibar kazanmıştı. Âkif’ten 14 yaş küçük olan (doğumu 1887’dir) Hasan Basri Bey’in onunla yakınlıkları Meşrûtiyet yıllarına tesadüf eder. Âkif, 1920 Şubat’ında Millî Mücadele hareketine katılmak üzere Balıkesir’e geçtiği zaman, Hasan Basri Bey de Balıkesir İdadisi’nde edebiyat öğretmeni imiş ve Âkif orada kaldığı on gün içinde Basri Bey’in evine misafir olmuş. (…) Hasan Basri Bey Balıkesir’den, Âkif Burdur’dan mebus olarak Büyük Millet Meclisi’ne katılmışlar. (…) Basri Bey, Ankara’da Tâceddin Dergâh’ında Âkif’in etrafında toplanan sohbet meclisinin baş müdâvimlerinden biri olmuş. (…). O 1950’li yılların demokrasiye yeni yeni ısınan atmosferi de, demek hocaya kâfi görünmemişti ki Âkifnâme’nin yayını Basri Hoca’nın ölümünden ancak iki sene sonra gerçekleşebildi. (…) Belki de bize bazı şeylerin yazılması bugün çok kolay geliyor, onların yaşadığı sıkıntıları idrâk edemiyoruz. Öyle ya, Mehmed Âkif’in damadı Ömer Rıza Doğrul’un senelerce müteaddit basımlarını yaptığı Safahat’tan bile tâ yakın zamanlara kadar birtakım mısralar, kıtalar çıkarılmış olarak basılmış. Benim (Orhan Okay) lise sınıflarında iken okuduğum Safahat baskısı 1944 tarihli ve yeni harflerle basılan ikinci basımı idi. Çok sonraları fark ettiğim, meselâ Süleymaniye Kürsüsünde kitabının orta yerinden şu mısralar onda yoktur: (Vaiz Rusya’da Müslümanlara yapılan baskı ve zulmü anlatıyor.)