Ülkemizin en mümtaz ve velûd felsefe profesörlerinden biri olan Nermi Uygur, felsefede denemeci anlayışın öncülerinden olup çok boyutlu bir ilgi ve inceleme sahasına sahiptir. Onlarca kitabında felsefe dışında kültür, aidiyet, kimlik, edebiyat, dil, bilim, eğitim gibi pek çok temel meseleye parmak basan ve yazılarında dilin imkânlarını maharetle kullanan Uygur’u doğumunun 101. senesinde rahmetle yâd ederken, sizi, Yaşama Felsefesi adlı eserinden alıntılanıp Derin Tarih Dergisi’nin Ocak 2026 Sayısı’nda çıkan ANADİL başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı.
ANADİL Ana gibi sıcak, baba gibi yetkin, çocuk gibi dokunulmamış
Dil bir aynadır; herkes orda kendi yüzünü görür. Kuşkusuz yanlışın en büyük nedenlerinden biri dildir. Ne var ki doğrunun da en güvenilir, en sağlam taşıyıcısı gene o. Dil güneş gibi: kötü de kötüye de kullanılsa hep ışımada. ne denli dil ustası olursan ol, başından önemli bir şey geçmemiş birine, yaşadığın önemli bir şeyi gerçek önemiyle anlatamazsın. (…)
Ben dediğimiz Türkçeyle var, Türkçeyle anlamlı; Türkçenin içinde ben yansıdığı oranda, sevmek diye bir şeyin anlamlı olarak sözünü edebiliyoruz. Öyle ama tek değilim; başkaları da var. Onların dili başka. Onlar da kendi dillerini seviyor. Herkes kendininkini. Başka benler, Türkçeden başka gene de Türkçe gibi başka diller, başka ama akraba sevgiler. Ne de olsa benim için hepsinin başı- başlangıcı Türkçe. Tıpkı öbür benleri, öbür sevgileri kendi benim; kendi sevgim yöneltisinde anladığım gibi. ONLAR AÇISINDAN NEYİM, NASILIM, bilmem – hiçbir zaman tastamam bilemeyeceğim. Bildiğim ŞEY (aslında şimdi burda bilgi de önemli değil ya, neyse…) onlar için durum nasılsa, benim için de aşağı yukarı öyle. BAŞKALARINA HAKSIZ DAVRANMAYALIM, kendimize haksızlık etmiş oluruz. HERKES ANADİLİNİN İÇİNDE. HERKESİN SEVGİSİ KENDİSİ İÇİN KUTSAL.
BULAŞTIĞIM DİLLERİN İKLİMİ
Fransızca: Her şey sımsıkı yerli yerinde olmalı. Latince: Bir çeşit söz geometrisi. İngilizce: Kılıkırkyarmada birebir. Eski Yunanca: Gevşek- ciddî bir tatlılık. İtalyanca: Şakımalı BİR SARIP SARMALAMA. Almanca: öZENLİ BİR BALTA GİRMEMİŞ ORMAN, AKILCI- ROMANTİK. İspanyolca: Zengin, derin; GURURLU, ÇÖLÜMSÜ. (Ya Türkçe? Türkçe TÜM ÖBÜR DİLLERİ İŞİTTİĞİM KULAK, KONUŞTUĞUM AĞIZ, ÖBÜR DİLLERE DOKUNDUĞUM EL, ÖBÜR DİLLERİ GÖRDÜĞÜM GÖZ)
YABANCI BİR DİL öğrenmek, YALNIZ DİL ÖĞRENMEK DEĞİLDİR. İnsan, DİLLE BİRLİKTE, BAŞTA KENDİSİ OLMAK ÜZERE, HEMEN HEMEN HER ŞEYİ YENİDEN YAŞAYIP ÖĞRENMEK ZORUNDADIR.
Bazısı uygun düşse de yerici nitelemeler bir yana NE TEZCANLI NE TOPTANCI YARATIKLARIZ! (…) Yıllarca çalış çabala, YILLARCA SEV BAĞLAN, BİR DE BAKIYORSUN Kİ, LİMONCU KAYIĞINA ANCAK FESİNİ ATABİLMİŞSİN. Gerçekte öyle sözcükler, ÖYLE DİLSEL ANLATIM imkânları VAR Kİ, ONLARIN TADINI GÖREVİNİ İYİCE ANLAYIP UYGULAMAK İÇİN BİRKAÇ İNSAN YAŞAMI BİLE AZ. DİLLERİN çokluğu kadar insanı darlıktan kurtaran, BAĞNAZLIKTAN ALIKOYUP BAŞKA GERÇEKLİKLERE ANLAYIŞ VE HOŞGÖRÜ UYANDIRAN BİR GERÇEK YOK, yeter ki GÖZÜ, KULAĞI KISITLAMAYALIM. Her anadille başka türlü konuşur evren. İnsan, ÇEŞİT ÇEŞİT DİLLERDE YATAN, ÇEŞİT ÇEŞİT BİLGELİKLERİN HAKKINI VERMEYİ ÖĞRENDİKÇE BİLGELEŞİR. Başka bir dile bulaşmayan, anadilinin tadına varamaz. Yabancı dil öğrenimi, BAŞKA YARARLARI YANINDA, BİLİNÇLİ ANADİL SEVGİSİNİN vazgeçilmez şartıdır.
Fütûhât-ı Mekkiyye cild 18’den birkaç alıntı oluştursun bu yazının son bölümünü: Razı olan kimdir dersen: Halden hale geçerken haktan razı olan kişi / Haddi aşar ve kendi menzilinde kalmazsa / Besinleri kendisine haram olmuş biridir
Şöyle demiştir: ‘Her kimden meydana gelirse gelsin, rıza, içinde bulunduğu anda mevcut olandan daha fazlasının da olduğunu bilen için azla yetinmekle gerçekleşir. (…) ‘Allah onlardan razıdır.’ (el- Mâide 5/119) ‘Onlar da Allah’tan razıdır.’ (aynı sûre ve âyet)
En büyük hastalık yüz çevirmektir.
Mutlak anlamda yüz çevirmek, olabilecek bir şey değildir; çünkü mutlaka bir yöne yönelmek gerekir. Demek ki sadece özel bir yüz çevirme halinden söz edilebilir. Yüz çevirmenin bir kısmı kınanmış, bir kısmı da kalblerdeki en çetin ve şiddetli hastalıktır. şöyle demiştir: “Allah’ın kendisine delil olarak âleme yerleştirmiş olduğu âyetlerinden yüz çevirmek, insafsızlığa ve değersiz arzulara uymuş olmanın delilidir. Bu davranış, -ALLAH’tan hesap etmediği bir ihsan ve fazilet ortaya çıkmadıkça- insanda kökleşmesinin ardından sahibinin iyileşemeyeceği bir hastalıktır. Hesapsız ihsan ortaya çıktığında ise kişi bir ilaç kullanmak arzu eder, artık ilaç fayda vermez. Bu hale misal olarak güneşin battığı yerden doğmasının ardından tövbe etmeyi verebiliriz. “Daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış KİMSEYE İMANI FAYDA VERMEZ. (Dipnot: el-En’am 6/ 158) Ayette anılan iman umutsuzluk, can çekişme ve ölümü görme vaktinde gerçekleşen imandır. Şöyle demiştir: ‘Allah’tan yüz çevirmek düşünülemeyeceği gibi mutlak anlamda yaratılmışlardan da yüz çevirmek söz konusu değildir. Hâl böyleyken aradaki fark nedir?’ BUNLARDAN BİRİSİ DE şu bahistir: Zikrin zikri tuzaktan emin / Benden o zikir zikredilmek üzere olunca / Delilin ihsanından söz ettiği kimseye söyle /zikrin zikri tuzaktan emin
Zikrin zikri tuzak ve mekirden emindir. ŞÖYLE DEMİŞTİR: Zikrin zikri ‘hamdin hamdi’ gibidir. Hiç kuşkusuz hamdin hamdi en doğru ve dürüst hamd olduğu gibi zikrin zikri de en faydalı ve en doğru zikirdir. Çünkü zikir seni zikrettiğinde, makamından seni zikreder. ONUN MAKAMI YÜCE VE AZİZDİR. Sen de o esnada onu zikredersin. Bu durumda zikir – Hakk’ı mülkün mülkü diye isimlendirdiğimiz gibi- meydana gelir. Bu hal, senin bu ilahi isme varis olmandır.’ ŞÖYLE DEMİŞTİR: ‘SIFATLAR BEDENLENİP suretlerde ortaya çıktıklarında, zikir en güzel suretli ve en ulvî mertebeye sahip olarak tezahür eder. Çünkü ondan daha üstün bir şey yoktur. Bunun nedeni Hak’tan elimizde sadece zikrin bulunmasıdır. Allah ‘Ben beni zikredenle beraberim’ demiş, O’nun zâtı ikre dönmüştür. Bunlardan birisi de şu bahistir: Dikkat edin! Hakkın niteliği yaratılmışta zuhûr eder / Önceliği söylediğim sözde ortaya çıkar/ kulun hali böyle olunca / Fani olur baki kalmaz Hakkın niteliğinin öne çıktığını gören kişi, haddini aşmaz ve ileri geçmez. ‘Arif Hakkın niteliklerinin zuhur ettiği bir yer olması itibarıyla baktığı şeye bakar, o niteliğin tezahür ettiği yeri yüceltir. Bununla beraber mahâl, yüceltmenin kendisine ait olduğunu zannedebilir. Bilgili insan bir de hikmet sahibiyse, mahalle gelip onu yok edebilecek böyle bir davranış nedeniyle sıfatı orada yüceltmemelidir. Aksi halde kınanması gerekir, yoksa azaba maruz kalır. İnsan ya sıfatı mahal’le veya mahal’li sıfata katar. Mahal’li ve yeri sıfata katarsa, mahal belirli bir vakitte yücelir. Onun azabı da o vakitte Allah’ın azabıdır. Misal olarak Allah’ın kendilerini kınadığı zorbaları ve kibirlileri verebiliriz. Sıfatı mahal’le katarsa, onun değerini takdir edemez ve yerli yerine indiremez. Öyle biri câhillerdendir. Sıfatı müşahede ederse Hak onun bulunduğu mahal’le değer vermez veya onu mahal’le katar. Yüceltme ondan meydana gelmiş ve ona eşlik etmiştir. Bu durumda içinde bulunduğu hâle göre mahal’le bakarken aynı zamanda şeriatın o konudaki hükmüne ve ve mertebeye bakar. Böyle bir duruma misal olarak (savaşta tefahür sahibi olan) Ebu Dücane’yi ve benzerlerini verebiliriz. Bunlardan birisi de şu bahistir: Deliller perde, çekilmiş perdeler / İLAHİ GAYRETLE, HAREM ÜZERİNE ÇEKİLMİŞ / Kim onları tavaf ederse hali onu müstağni bırakır / Harem’de Allah’ın evini tavaftan