Dücane Cündioğlu’nun 15 Temmuz değerlendirmesini hatırlayalım

 

“(…) Özellikle 15 Temmuz’dan itibaren bu ülke halkının artık ne kitaplardan öğrenmesi gereken bir kavramdır katılımcı demokrasi ne de sonu gelmez tartışmalara dalmış akademisyenlerin hayallerini süsleyen ütopik bir imge… Aksine, bundan böyle hakikatini her birimizin şahsen ve bizzat idrak ettiği, hatta “İşte budur” diye somut olarak tanıklık edebileceğimiz denli açıkseçik bir sahici olgudur. Katılımcı demokrasi, başkalarının zorlamasıyla veya önerisiyle bu halkın isteksizce boyun eğdiği, ne idüğü bilinmez bir kurum veya kavram değil, aksine, Türkiye’nin ruhunun bize kazandırdığı, geri dönüşü olmayan bir tarihsel aşamadır. Evet, ortak iradenin bu ülkede eşit ve özgür olarak yaşamayı hayal eden sivil toplum aracılığıyla tahakkuk ettirdiği emsalsiz bir aşama… ‘Cumhuriyet’i koruma ve kollama’nın ‘demokrasiyi koruma ve kollama’ anlamına dönüşmekle kalmayıp asıl şimdi halkın bilincinde gerçek değerini kazandığı bir aşama… (…)” (Dücane Cündioğlu)
http://www.hurriyet.com.tr/ducane-cundioglundan-15-temmuz-manifestosu-40183527

M. Şükrü Hanioğlu, bu süreçte dikkatle kaçınılması gereken bir tuzak olduğuna işaret ediyor:

 

“Olağanüstülüğün dayanılmaz cazibesi” başlıklı yazısındaki(Sabah, 19.02.2017) bir cümlesini aynen değil de anlamca düşüncesini ifade eder biçimde birazcık kısaltarak başlıkta aktardığım yazar ilk bölümde ” (…) değişik istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapan kapalı bir örgütlenmenin darbe girişiminin modern tarihimizin en önemli travmalarından birisini tetiklemiş olduğunu” belirtiyor ve “bu travmanın derinliğinin ülkemizin ilk kez ‘Darbe’nin ötesinde yabancı güçler adına ‘işgal’ girişimine muhatap olmasından kaynaklandığını” ifade ediyor.

“Ya Molla Fenârî bizim neyimiz oluyor?”

 

Mahmud Erol Kılıç’ın bu günkü yazısının (Yeni Şafak, 19.02.2017) başlığı böyle.
Bu önemli ve genişçe yazının sadece üç yerinden ifadeler aktaracağım, ola ki yazının tümünün okunmasına teşvik niyetim küçücük ölçüde de olsa gerçekleşir.

“Müslümanlık kaygısı güden yapılar için bir yüzleşme vesilesi: robotik muhafazakârlaşma tipolojisi”

 

“(…) Ilımlı (moderate) Müslümanlık olarak sırtı okşanan örgütsel yapıların insan tipine bu açıdan bir göz atalım. Finans sektöründen bilişim sektörüne kadar her alanda uzman yetiştiren, bürokrasiden stratejik tüm alanlara sızan, iyi eğitim almış binlerce insan yetiştiren ‘the cemaat’ yapılanmasının bu anlamda kritik edilmemesi anlamlı. Anadolu’nun muhafazakar insan birikimini teknik anlamda çok iyi yetiştiren binlerce beyni seferber eden bir yapının modern dünyanın sorunlarına dair anlamlı bir cümle kurduğunu hatırlayan var mı? İktidar şehvetleri ve bu uğurda girdikleri küresel ilişkileri bir kenara koysak bile, entelektüel anlamda, düşünsel anlamda bir cümle dahi kuramamış olmaları tesadüf olabilir mi? Zaten böylesi anlamlı cümle kurma kaygıları olmadığı içindir ki Batılılardan iltifat görebiliyor. Kapitalist ve modern dünyayı sorgulamadan seküler ve Müslüman kalmayı deneyenler robotik muhafazakarlardır. Bu muhafazakarlaşma tipolojisi Müslümanlık kaygısı güden tüm yapılar için bir yüzleşme vesilesi olmalıdır. (…)” (Akif Emre’nin Yeni Şafak’ta (18.02.2017) çıkan “Sahici cümleler kurabilmek” başlıklı yazısından bir bölüm.)
http://www.yenisafak.com/yazarlar/akifemre/sahici-cumleler-kurabilmek-2036253

Akif Emre bu yazısında, kendisinin de belirttiği gibi, “the cemaat” dediği bu malûm yapılanmayı kritik ederken önemli ve istisnai olan bir yaklaşımda bulunuyor. Bu anlamda söz konusu grubun kritik edilmemesine de dikkat çekiyor. Dolayısıyla bu yazısı özgün bir yaklaşımı içeriyor bu konuda. Entelektüel anlamda modern dünyanın sorunlarına dair bir tek anlamlı cümle dahi kuramamış olmalarından söz etmesi ve böyle olduğu için Batılı ülkelerin iltifatına mazhar olduklarını belirtmesi, fikrinin önemini belirgin olarak yansıtıyor. Önemsedim ve etkileyici buldum bu yazıyı. Meğer adamların işi gücü sızmakmış. Bir sözde dergilerinin adı da Sızıntı idi. İslâm anlayışlarını robotik muhafazakârlık ideolojisi olarak belirleyip sızma ve aksiyonu yöntem bilip, bir gazeteyi de türlü numaralarla en çok satan gazete durumunda algılatıp işlerine bakıyorlarmış. Ama peş peşe her hamleleri geri püskürtüldü, Batı ülkeleri bu durumlarında bile onları himaye etmekte.

Popüler imajlar üzerinden konuşulup tartışılan ve kavranan meselelerle gidişat nereye?

 

“(…) Her mesele, her hareket, her tarihi şahsiyet, her fikir, popüler imajları üzerinden konuşulup tartışılıyor ve ancak o kadar anlaşılıyor. Bu imajların meselenin gerçeğiyle ilişkisi çok yüzeysel ve çarpıtmalara açık… Dolayısıyla her mesele aslından uzak bir yerde kavranıyor ve bu gayretlerin tamamı nihayetinde zihinsel bir birikime değil, zihinsel bir perdelenmeye kapı açıyor. (…)” (Gökhan Özcan’ın, Yenişafak’ta 16 Şubat 2017 günü çıkan “Kuruntuların kırıntıları” başlıklı yazısından bir bölüm)
http://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhanozcan/kuruntularin-kirintilari-2036211