admin Posts

“Vahdet-i Vücûdun Özcülüğü:Âyân-ı Sâbite”

 

ÖMER TÜRKER‘in “Evrim Risalesi— İslam Düşünce Geleneğinden Hareketle Bir Değerlendirme” isimli kitabının (KETEBE Yayınları 1. Baskı: Eylül 2023), bu yazının da alıntı olarak başlığını teşkil eden bölümünden yapacağım bazı alıntılamaların oluşturacağı bir yazı olacak inşaallah.

“İslâm düşüncesi tarihinde özcülük bağlamında ele alınması gereken teorilerden biri, hiç kuşkusuz İbnü’l-Arabî’nin a’yân-ı sâbite görüşüdür. A’yân kelimesi, Arapçada ayn kelimesinin çoğuludur. Kelamcı ve filozoflar ayn kelimesini genellikle dışta var olan nesne için kullanır ve onların terminolojisinde aynî varlık ifadesi, dış varlık anlamına gelir. Fakat İbnü’l-Arabî bu kelimeyi şeyin hakikati anlamında kullanır. A’yân kelimesinin sıfatı olan sâbite kelimesi ise hem ‘bulunuş’ hem de ‘süreklilik’ anlamına gelir. İbnü’l-Arabî de nesnelerin hakikatlerinin sürekli bulunuşu anlamında kullanır. Buna göre a’yân-ı sâbite, nesnelerin Allah’ın ilminde ezelden ebede bulunan hakikatleridir. Bu hakikatlerin birkaç özelliği vardır. Birincisi: Hakikat, İbnü’l-Arabî’nin kendi tabiriyle varlık kokusunu koklamamıştır. Yani ilahi ilimdeki bulunuşları, dışta var olmalarını önceler. Bu demektir ki, herhangi bir nesnenin varlığını önceleyen sabit bir hakikati vardır. Fakat burada sabit kelimesi, Ömer Nesefî’nin Akâid’inin giriş cümlesi olan Eşyanın hakikatleri sâbittir, ifadesindeki ‘sabit’ kelimesinden farklıdır. (…) DolayısıylaNesefî’nin cümlesi sofistliğe bir reddiyedir. İbnü’l-Arabî ise şeylerin var olmayı önceleyen bir seviyede hakikatlerinin bulunduğunu ve bunun bir tür ilmî nispet /bilgisel sûret olduğunu kasteder.

“Allah’ı -O’nunla değil- nefislerine göre birleyenler tevhide şirk katanlardır.”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE isimli eserinin (18 cilt olarak Ekrem Demirli tarafından Türkçe’ye çevirisi yapılmış ve LİTERA YAYINCILIK’tan 2011’de İstanbul’da yayınlanmıştır). 16. Cildinin başlarından yapacağım bazı alıntılamalar (bunlardan ilki o cildin 18. sayfasından yapılan bir alıntılama olup bu yazının başlığını teşkil etmekte) oluşturacak bu yazıyı.

“Fıtratta tevhit bulunmayınca, muvahhit olduklarını iddia edenlerin çoğunda şirk bulunmuştur. Bu itibarla insanı tevhide ancak yükümlülük sevk edebilir. Allah onları yukümlü tutunca, çoğu insan yukümlü tutuldukları amelleri ve işleri yerine getirebilmelerini sağlayan bir nefs gücune sahip oldukları için yükümlü tutulduklarını zannetmiş, bu nedenle onlarda saf tevhit gerçekleşmemiştir. Halbuki Allah’ın onları yukümlü tutmasının nedeni, nefislerine nispet ettikleri fiiller hakkında (bu fiiller bizimdir şeklindeki) iddialarıdır. Allah ise teklifle birlikte -müşahede ehlinin yaptığı gibi- (fiilleri Allah’a izafe ederek) Allah sayesinde -yoksa nefisleriyle değil- fiilleri sahiplenmekten uzaklaşmalarını talep etmiştir.

“Yunânîlerin felsefesi nefs ve hevâ peygâmıdır (haberidir)”

 

“İmânîlerin hikmeti ise Peygamber’in ilim ve irfânıdır.”

Bu yazı başlığıyla ve ilk cümlesiyle böyle başladı. Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin ünlü eserlerinden biri olan FUSÛSU’L-HİKEM‘in Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi ile II. Cildi’nin IX. (YÛSUFÎ KELİMEDE İÇKİN NÛRÎ HİKMET’İN BEYÂNINDA OLAN) FAS’tan yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki de s.233’ün sonundaki birbirini tamamlayan iki cümleden ilki alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor; onu izleyen ikinci cümle de, ilkini tamamlayıcı olduğundan yazının ilk alıntı cümlesi oldu) bu yazıyı oluşturacak.

” ‘Nûrî hikmet’in Yûsufî Kelimeye tahsîs olunmasındaki sebep budur ki, misâl âlemi, nûrânî âlem ve Yûsuf (a.s.)ın keşfi de misâlîdir. Ve Yûsuf (a.s.)a, misâlî hayâlî sûretlerin keşfine ilişkin olan ilmî nûrî saltanat zâhir (görünür) oldu. O da en mükemmel şekilde tabir ilmidir. Yûsuf (a.s.)dan sonra bu ilmi bilen, o hazretin mertebesinden bilir ve onun rûhâniyetinden alır. “

“Temyîz (ayırım) büyük bir nimettir.”

 

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî‘nin FÎHİ M FÎH isimli eserinden (Tercüme: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Dr. Selçuk Eraydın, İZ Yayıncılık, 8. Baskı;İstanbul, 2009) sözler olarak yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Rızkın değil, rızkı veren Rezzâk’ın ardınca yürümek, toplumsal ilişkilerimizi de olumlu bir tarzda geliştirir ve kalabalıkların cemaat şuuruna sahip olmalarını temin eder.”

“Sözün kısası budur ki, din işleriyle meşgul ol! Tâ ki dünya senin arkandan koşsun. Ve bu oturmaktan murâd, din işleri üzerinde oturmaktır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa, din husûsunda koşmuş olacağından, o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünya için oturmuş ise, yine koşmuş hükmündedir.”

“İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz”

 

İsmail Kara‘ya mahsus, kendi kitabına bir isim. Şerh ve Haşiye Meselesine Dair Birkaç Not içerikli. Dergâh Yayınları‘ndan 468. , Çağdaş Türk Düşüncesi’nden 52. kitap. I. Baskı: Temmuz 2011. Kapak Tasarımı: Sermin Yavuz, Sahife Düzeni: Ayten Balaç. Basım Yeri: Ana Basın Yayın Gıda İnş.Tic. A.Ş.

” (…) Türkiye’de ve İslâm dünyasında şerh ve haşiye literatürü hakkında, XIX ve XX. yüzyılda teşekkül etmiş, bir kısmı katı denebilecek birçok hüküm, hayli menfi tasvirler ve ziyadesiyle ironik ifadeler bulunmasına rağmen, bu meseleye tahsis edilmiş sorgulayıcı ve kuşatıcı akademik herhangi bir araştırmanın, kaydadeğer metodolojik bir metnin olmayışı ilk muharrik (tahrik edici) sebep olarak zikredilebilir. (…) Asırlara hükmederek gelen meşru ve başarılı bir telif tarzı ve yaygın bir ilmî faaliyet türü, XIX ve XX. asırda nasıl hantal, gayrimeşru, güven telkin etmeyen, gelişigüzel ve zayıf bir alan haline ge(tiri) lebilmiştir? Batı Avrupa’daki ilim-bilim anlayışının değişmesi, bilgi-güç ilişkisi, her şeyi tahakkümü altına alan ilerleme fikri, hümanizm, akılcılık ve bireycilik gibi temayüllerin güçlenmesi, felsefe öncelikli ilim ve fikir anlayışı, orijinalite ve yenilik (bizde ictihat) odaklı ilim ve fikir tarihi tasavvuru, gerileme-çöküş edebiyatları, modernleşme zihniyeti ve çabaları… gibi unsurlar bu süreçte ne derecede belirleyici veya yönlendirici bir etkiye sahip olmuştur?