“Onların müfâharesi (övünmesi) Hak iledir; ve Hak alttan ve üstten müstağnîdir. Bu alt ve üst, el ve ayak sahibi olan bizler içindir.”
Resûl (a.s.) buyurdu ki: “Eğer beni Yûnus üzerine tafzîl ederseniz (üstün tutarsanız), onun urûcu, balığın karnında ve benim urûcum âsumânın üstünde olduğundan dolayı tafzîl etmeyiniz (üstünlük vermeyiniz).” Zîrâ Hak Teâlâ ne üsttedir, ne alttadır; O’nun tecellîsi üstten ve alttan münezzehdir ve O’nun indinde hep birdir.
Hizmetler eden çok kimseler vardır ki, garazları başka bir şeydir; Hakk’ın maksûdu ise başka bir şeydir. Hak Teâlâ Muhammed (s.a.v.) in dîninin muazzam olmasını ve zâhir olup tâ ebedü’d-dehr bakasını murâd eylediğinden; nazar eyle ki, Kur’ân için, onar onar ve sekizer sekizer ve dörder dörder ne kadar tefsîr yapmışlardır. Garazları kendi fazıllarını ızhârdır. Keşşâf, Zemahşerî kendilerini ızhâr için bu kadar dakâyık-ı nahviyye ve lügaviyye ile fasîha ibâresi kullanmışlardır. Âkıbet bundan maksûd hâsıl olur. O da, Muhammed (s.a.v.)in ta’zîmidir. Bundan dolayı halkın hepsi de Hakk’ın hizmetini îfâ ederler. Oysa Hakk’ın garazından gâfildirler. Onların maksûdu ise başkadır. Hak Teâlâ âlemin bakâsını murâd eder; onlar şehvetle meşgûl olurlar ve kendi lezzetleri için, kadın ile şehvetlerini icra ederler. Oradan çocuk peydâ olur ve kendi zevk ve lezzetlerinin zımnında böylece bir hizmet îfâ ederler; o da âlemin kıvâmına sebep olur. Şu halde hakîkatde Hakk’a îfâ-yı ibâdet eylerler. Şu kadar ki onlar, o niyyet ile yapmazlar. Mescidler yaparlar, onun kapısına, duvarına ve tavanına bu kadar masraflar ederler; ancak i’tibâr kıble içindir ve maksûd kıblenin ta’zîmidir. Onların maksûdu her ne kadar o değilse de, kıble ta’zîmi efzûn (aşkın) olur.
Evliyânın büyüklüğü, sûret yönünden değildir; eyvallah, onlar için fevkıyyet ve büyüklük vardır; fakat bî-çûn (emsâlsiz) ve aşkındır. Nihayet bu kuruş, pulun fevkıdır (üstüdür). Onun üstünlüğü sûret cihetinden değildir. Kepek kalburun üstündedir ve un altta; kat’an un üstündür. Dolayısıyla ma’nâ âleminde üstünlük, sûret yönünden değildir. Mademki o güher ondadır, hâllerin tümünde o bâlâdır (yukarı /üstdür). (Yirmi Beşinci Fasıl sonu)
Huzûr-ı Pîr’e bir şahıs geldi; Cenâb-ı Pîr-i dest- gîr buyurdular ki:
O mahbûbdur ve mütevâzidir; ve bu hâl onun gevherinin iktizâsıdır. Nitekim meyvesi çok olan bir dalı; o meyve aşağıya çeker ve meyvesi olmayan dalın kavak gibi başı yukarıdadır. Meyvenin kesreti haddi aşınca, büsbütün aşağı düşmemek için, dallara destek koyarlar. Peygamber (a.s.) pek ziyade mütevazi idi; zîrâ âlemin meyveleri evvel ve âhir onda toplanmış idi. şübhesiz cümleden daha ziyade mütevazi idi. “Hiçbir kimse Peygamber (a.s.) dan evvel peygamber’e selam vermedi.” denilmiştir. Zîrâ Peygamber, gâyet-i tevâzû’dan nâşi herkesi sebkat eyler idi; ve bi’l-_farz selamı evvel vermeseydi bile, mütevazi yine o olur ve selâmda sâbık yine o bulunurdu. Çünkü herkes selâmı O’ndan öğrendiler. Şimdi âlem gafletle kâimdir. Eğer gaflet olmasa, Bu âlem baka bulmaz ve Hak şevki, âhiret yâdı, şükür ve vecd o âlemin mimarıdır. eğer herkes bu cihete dönse, hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız gerekir. Oysa iki âlemin kıyamı için, Hak Teâlâ Hazretleri BURADA OLMAMIZI MURÂD EYLER. DOLAYISIYLA iki âlemin de ma’mûr olması için; biri gaflet ve biri teyakkuz olmak üzere iki hâkim nasb etti.

No Comments