FÎHİ MÂ FÎH’den Sözler

 

Eser Mevlânâ Celâleddîn Rûmî‘nin, Tercümesi merhûm Ahmed Avni Konuk’a ait, Hazırlayan merhûm Dr. Selçuk Eraydın, İZ Yayıncılık.

“Ancak kalb huzûru ile namaz olur.”

“Ve salât-ı dâim, ruhdan başkasının makdûru (elinden gelebileceği bir şey) değildir.”

“Allah ile oturmak isteyen, tasavvuf ehli ile beraber otursun.”

“Dünya hayâtı ancak bir oyun ve bir eğlencedir.” (Muhammed, 47/36)

“Temyîz (ayırma) imândır ; küfür ise temyîzsizliktir.”

“Temyîz büyük bir nimettir.”

“Hayır ve şerden ne söylersen, yine o sadâyı işitirsin. Eğer, ben güzel söyledim, fakat dağ bana kabîh cevap verdi diye zannedersen muhâldir. Zîrâ bülbül öttüğü hâlde, dağdan karga sadâsı veya başka bir ses gelmez.”

“Hikmeti ehlinin gayrine vermeyiniz, (hikmete) zulm etmiş olursunuz ve ehlinden de esirgemeyiniz, yine (o zaman ehline) zulm etmiş olursunuz.”

“Takdîr-i İlâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr Meşhur meseldir bu, tedbiri bozar takdîr.”

“Allah kişi ile kalbi arasına girer.”

“Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş”

 

Muhyiddin İbnu’l Arabî‘nin FUSÛSU’L- HİKEM isimli en ünlü iki eserinden birinin Tercüme ve Şerhi-I’den (Tercüme ve Şerh: AHMED AVNİ KONUK, Hazırlayanlar: Prof.Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın; M.Ü. İFAV Yayını, Yedinci Baskı: Nisan 2017) yapacağım bazı alıntılamalar (bunlardan ilki s.105’den Hz. Mısrî’ye ait Beyt’in son mısraı alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor) bu yazıyı oluşturacak.

“Hikem” “hikmet”in çoğuludur. Ve hikmet, şeylerin hakikatlerine gereği gibi ilim ve o ilim gereğince amelden ibârettir. Bunun için hikmet ikiye bölündü. Birisine “ilmî hikmet”, diğerine “amelî hikmet” ismi verildi. Oysa “marifet” hikmet gibi değildir. O yalnız hakikatleri gereği gibi idrâktir. Ve “ilim” ise hakikatleri ve onların levâzımını (gerektirdiklerini) idrâkten ibarettir. Bu sebeple tasdîka (doğrulamaya) “ilim” ve tasavvura “ma’rifet” diye iki anlam ortaya çıktı. İşte bundan dolayı cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) (Muhyiddin İbnu’l Arabî) “münzilü’l-maârif” (marifetler inzâl eden/indiren) veyâ “münzilü’l-ulûm” demeyip “münzilü’l-hikem” buyurdu. (hikem: hikmetler)

” ‘Kendine gelme’ yeryüzündeki yaratıklar arasında yalnızca insana mahsustur.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında İNSANDAN İNSANA İNSANCA başlığıyla çıkan yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi,org.tr / IsmetOzel?Id= 218& / Katld=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan o yazının başlarından bir cümle bu yazının başlığını alıntı olarak teşkil ediyor) bu yazıyı oluşturacak.

“İnsan şuuru demekle insanın nesneyi algılamada bir başka insanla kurduğu anlaşım alanını kastediyoruz.”

“Her ne kadar fillerin ve kedilerin kendi ölümlerini hissettiklerim varsaysak da ölüm hayvanların bilgi alanına girmez.”

“İnsanın düşünme katmanına ulaşması için önce kendine gelmesi lâzım.”

“Mantıklı bilinmek has düşüncelere kavuştuğumuza delil olmaz.”

“Batı” kelimesiyle andığımız âlem varlık belirtisi gösterdiğinden bu yana kendine “Hayatım yaşanmağa değer miydi?” sualini değil Sormak, bu sualin yakınından bile geçmemiştir.”

“Yakubî Kelimede içkin olan Fas’ta ‘Rûhî Hikmet’in açıklanması”

 

FUSÛSU’L-HİKEM Tercüme ve Şerhi-II’nin (Tercüme ve Şerh: AHMED AVNİ KONUK, Hazırlayanlar: Prof. Dr. MUSTAFA TAHRALI- Dr. SELÇUK ERAYDIN (M.Ü. İFAV Yayınları, Yedinci Baskı: Nisan 2017) İçeriği başlıkta belirtilen Fas’tan yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Bu rûhî hikmetin Yakubî Kelime’ye tahsîsinde iki yön olabilir. Birincisi şudur ki, Yakub (a.s.)ın (oğullarına vasiyetini bildiren) Bakara, 2/132 âyet-i kerîmesine göre, rûhî, nın zammı iledir. Dolayısıyla Yakubî kelime dinî-rûhî hikmet ile lâkablandırıldı. Ve ‘rûh’ ile ‘dîn’ arasında tedbîr bulunduğu için bu fassın esasını din ve ahkâmına dâir olan hakâyık (hakikatler) teşkil etti. Zîrâ şehâdet âlemindeki insânî neş’et (ortaya çıkma) ile ba’de’l-ba’s (tekrar dirilmeden sonra) olan insânî ortaya çıkma, ‘ruh’ ile ‘din’in tedbirini içine alandır. ‘Rûh’un tedbiri iki kısım üzerinedir. Biri aklî tedbirdir ki, ilâhî ahlâk ile ahlâklanması ve ilâhî sıfatlarla sıfatlanması ve diğer rabbânî kemâlât ile tamamlanmayı gerektirir. Diğeri, rûhun bedeni tedbir etmesi (yönetmesi) ve mesâlihına (işlerine) ilmî bakışıdır. Ve bu tedbir de rûhî ve tabiî tedbiri câmîdir (toplayıcıdır). Zîrâ onun bu tedbirinden bedenin daha iyi yönü üzere bakâsı umulur.

Varlık Mertebeleri hakkında bilgi

 

” Varlığın pekçok mertebesi olmakla beraber, genellikle beş veya yedi mertebe olarak anlatıldığını görüyoruz. (…) A. Avni Bey şerh esnâsında bu beş ve yedi mertebe hakkında zaman zaman topluca izahat vermektedir. Biz burada (Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-II ) yedili tasnifi esas alıp ayniyet ve gayriyet bakımından üzerinde duracağız.

  1. Ahadiyet / belirmesizlik mertebesi : Bu mertebe varlığın ıtlâk mertebesi olup, ‘varlık’ bu mertebede her türlü sıfat, isim ve fiilden münezzeh ve her kayıttan, hattâ ‘ıtlâk’ kaydından bile berîdir. Bu mertebe Hakk’ın künhü ve zât’ı olup, bunun üzerinde başka bir mertebe yoktur. Her çeşit zuhûr, tecellî ve belirmeden münezzeh, mukaddes ve berî olduğu için ‘taayyünsüzlük’ (belirmesizlik) mertebesi adı verilmiştir. Bu mertebe hakkında bilgi edinilmesine imkân yoktur. Onun için de ‘gaybu’l-guyûb ( gayblerin gaybi) ve ‘hüviyet gaybi’ gibi bilinmezliğini ifade eden terimlerle adlandırılmıştır. Sadece ‘Zât’, ‘sırf zât’, ‘sırf varlık’ ve ‘sonsuz varlık’ söz konusudur. ‘Allah’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!’ hadîsinde kasdedilen mertebenin bu olduğu söylenir. Kadîm ve ezelîdir. ‘Allah vardır, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktur’ hadîs-şerîfi ve ‘Allah âlemlerden ganîdir’ (Ankebût, 29/6) âyet-i kerîmesi de bu mertebeye işaret etmektedir. Bu mertebede Zât, ezelen ve ebeden aynı hâl üzeredir. Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ı, bütün varlıklar ‘Kendi’nden zuhûr etmeden önce nasıl ‘âlemlerden ganî ve müstağnî’ ise, zuhûrundan sonra da böyledir. Bu mertebede zuhûr ve taayyün veya herhangi bir maddî veya manevî âlem mevcut olmadığı, Hakk’ın Zât’ından başka bir şey bulunmadığı için ‘gayr’ ve ‘gayriyet’ten söz edilemez. Zuhûr ve belirme mertebeleri burada, Zât’tan herhangi bir şekilde tefrik ve temyiz edilmeksizin Zât’ın aynıdır.
  2. İlk Taayyün, hakikat-i muhammediye ve vahdet mertebesi Zâtı’ın irâdî olarak değil, zâtının gereği olarak tenezzül (inme) ve tecelliği ettiği ilk mertebe olduğundan ‘ilk taayyün’ adı verilmiştir.