“Tasavvufî Yaşantı ve Nedensellik”
Prof.Dr. İlhan Kutluer‘in “Yitirilmiş Hikmeti Ararken” isimli kitabının (İZ Yayıncılık, 4.Baskı; 2017) bu yazının başlığını teşkil eden bölümünün (440-476) başlarından birkaç yerden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.
“İbnü’l-Arabî Fütûhât adlı eserinde hem kelâmcılar hem de filozoflar için ‘ehlü’n- nazar, sâhibü’n-nazar gibi tabirler kullanmakta ve ‘tahkîk’ dediği gerçeği keşfetme ve kendini gerçekleştirme yönteminin söz konusu nazarî (teorik) sınırların çok ötesinde bulunduğunu vurgulamaktadır. Mevlânâ’nın aklı aştığı düşünülen gerçeklik karşısında nazarî yöntemlerin sınırları içinde kalmakta ısrar edenleri nasıl eleştirdiği de Mesnevî okurlarının hatırlayacağı bir husustur. (…) Geleneğin içinden bakarak derken, bu geleneği anlamak için bizzat tasavvuf doktrinlerini metne dökerek anlaşılır kılmağa çalışan Sufi mütefekkirlerin ifade formlarıyla empati kurmayı, tasavvufî metinlerin özgün anlamını kendi bütünlüğü içinde böylece kavramayı kast ediyoruz. Tasavvuf kültürü muhitlerinde yaygın olarak bilinen ‘tatmayan bilmez’ özdeyişi marifeti tasavvufî yaşantı veya tecrübe şartına bağlamaktadır. Dolayısıyla bizler tasavvuf geleneğinin ruhunu anlamak için mutasavvıfların sözünü ettiği bilginin nazarî bilgiden çok zevkî bilgi olduğu iddiasını daima hesaba katmalı, -(…)- geleneğin ruhunu kavramak adına ve empati kuralı gereğince mutasavvıfın bilgiden daima böyle bir bilgiyi kast ettiğini hatırdan çıkarmamalıyız.
Peki, nedensellik probleminin İbnü’l-Arabî gibi bir mutasavvıfın metninde ele alınış biçimleri bizzat tasavvufî yaşantı veya tecrübeyle ilgili midir? Metni yazan açısından, evet… Demek ki bu sunumu değerlendirirken akıldan çıkarmamamız gereken şey, tam anlamıyla felsefî diyebileceğimiz bir çerçeveye oturtulmuş ve neredeyse tamamen felsefî terminoloji kullanılarak ele alınmış olan nedensellik probleminin, metni yazanın iddiası bakımından felsefî diyebileceğimiz bir araştırmanın sonuçları olarak vaz edilmediğidir (konulmadığıdır). Yazar bizden tipik bir filozof ve/veya kelâmcı karşısında olduğumuz düşüncesine kapılmamızı istememektedir. Onun yazdığı metinle ortaya koymak istediği şey, gerçeğine nazarî değil, zevkî yöntemlerle ulaşılmış bir varlık, bilgi ve değer doktrinini, problemleri nazarî yöntemlerle çözümleyen akıl sahipleri için anlamlı olan terimlerle izah etmeye çalışmaktır. Bu da kaçınılmaz olarak felsefe ve kelâm terminolojisine müracaatı gerektirmekte ve aynı terminolojiye müracaatla felsefe ve kelâm ekollerinin bu doktrin açısından yorum ve eleştirisini mümkün kılmaktadır. (…)
