Muzaffer Civelek’in “Taşralı’daki Son Hikâyelere Dair” başlıklı yazısından (Dergâh Yazıları Güldestesi, Haz. İbrahim Tenekeci, Dergâh Yayınları) alıntılar

 

“Nurettin Topçu’nun ‘Taşralı‘ adlı hikâye kitabındaki son dört hikâyesi (ki ölümünden aşağı yukarı yirmi yıl önce kaleme alınmışlardır) Yıldırımın Huzurunda, Mahşer, Büyük Mahkeme, Ebedî Hayat başlıklarını taşımaktadır. Merhum, ölümünden birkaç gün önce yanında bulunanlara hangi eserlerinin en çok beğenildiğini sorunca verilen cevaplardan başı ile yaptığı işaretle tatmin olmadığını belirtmiş; cevabı, ‘Taşralı‘nın sonundaki birkaç yazı’ diyerek bizzat kendisi vermişti. (Dergâh‘ta bunlardan Yıldırımın Huzurunda hakkında bir deneme tarafımızdan yapılmıştı).

Nurettin Topçu’nun birinci tekil şahıs ağzından yazdığı bu hikâyelere atfettiği değeri bugün bunları bir kere daha okumak suretiyle iç dünyasında yaptığı yolculuğa eşlik ederek anlamlandırabiliriz. Böylece onun bizi çıkardığı bir yükseklikten veya bizi indirdiği bir derinlikten hayatına ve eserine uygun bir açıdan bakmak imkânını elde etmiş oluruz.

Mahşer, Büyük Mahkeme ve Edebî Hayat üçlüsü, adlarından da anlaşılacağı üzere bizi bir yolculuğa davet ediyor, ölüm ötesine götürüyor. (…), tabiatın ince nakışlarında ahlâkî eylemden sonra kalbe dolan sevinçlerde cennetin lezzetlerini tadan; ancak yaşadığımız nakıs dünyadan atlayarak, ateşten ve merhametten de geçtikten sonra suyun denize kavuşması gibi Rabbinin huzuruna ereceği tam ve mükemmel bir dünyanın hasretini çeken bir muzdaribin satırlarıdır.

Merhûm Nurettin Topçu’nun(1909-1975) “İnsan” başlıklı yazısından (“İradenin Dâvası Devlet Ve Demokrasi” kitabında) alıntılar

 

“Arz üzerinde en az revaçta olan insan metaıdır. (…) Vakıa halk arasında insanlık cevheri bir nur gibi parladığı yerde çok kere hayranlıkla karşılanmış ve cemaatları arkasından sürüklemiştir. Lâkin insanlar, içlerinden Allah’a rabıta olan bu insanlık cevherini aramasını bilmemişler ve her şeyden daha az bu arayışla uğraşmışlardır. (…) İnsanlık cevheri, ancak var olduğu yerde kendi imanını doğuran bir kuvvettir. Onun bulunmadığı yerde zerresi olmuyor. Zerresi bulunduğu yerde ise nâmütenahi genişlikte yayılıyor. O, isim verilmez, tarif edilmez, gönülsüzlere gözükmez, dünya varlıklarıyla ölçülmez bir cevherdir. (…) Gerçek insan olan bu insanlardan, onların bilgisinden, servetinden, temasından, hattâ hiddetinden ve küfüründen bile etrafa sevgi taşar. Kendilerini, varlık göstermemek için sevgilerini içlerinde gizlemek, hattâ kendilerinden bile gizlemek isterler, muvaffak olamazlar. İşte onların bu halleri varlıkta cezbe halidir. Zira ulûhiyet mütemadiyen bu insanlara dalıp çıkmaktadır. İşte şairin, bu sessiz kubbenin altında arayıp da eser bulamadığı insan budur. Bu insan Allah’ın dünyalara müjdesidir. Biz onu yalnız mâbedde ve inzivada değil, ilimde, sanatta, siyasette ve ailede buluruz.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I(te’lif: Muhyiddin İbnu’l-Arabî, tercüme ve şerh: Ahmed Avni Konuk, Yay. Hazırlama: Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın) Âdem Fassı’ndan alıntılar

 

” ‘İlâhiyyet’ (ilahlık) ‘me’lûh’ (ilâhı olan) olmayınca görünür olmaz. Ve âlemde Âdem’den gayri olan mazharların hiçbirisinin taayyünü (belirmesi), bu toplayıcılığın zuhûruna uygun değildir. O mazharlarda ilahlıktan görünür olan şey, ancak onların özel Rabbi olan ismin rubûbiyyet ve ulûhiyyetinden (rablık ve Allahlık / ilahlık) ne kadar hissesi varsa, o kadardır. Şu halde âlem Rahmân ismi mazharı olduğu ve âlemdeki zuhûrât tekâmül kaidesine tâbi olup, kemâlât tedrîcî bulunduğu cihetle mahlûkatın en kâmili ve mevcûdâtın en şereflisi olan Âdem en sonra geldi. Dolayısıyla Âdem, bu kevnî (var oluşla ilgili) türselliğin sonu oldu. Ve onda mevcutların hepsinin sonuçları ve özü ve özeti var oldu. Ve tecellînin kemâli ve Cenâb-Hakk’ın taayyünâtında zuhûr etmesi Âdem’in varlığı ile hâsıl oldu. Zîrâ ilâhî isimlerin geneli bâtında (zâhirin zıddı) akletme mertebesinde iken, Âdem bu genel sûrete mazhar (zuhur yeri) ve ayna oldu. Bir beytin tercümesi: Hakiki mahbûb(sevgili) kendi sûretini görünür kılmak murâd etti. Âdem’in su ve çamur meydanında çadır kurdu. Kendi cemâlini temâşâ için topraktan ayna yaptı: kendi aksini gördü. Hayretten hepsini alt-üst etti. İşte ‘ilâhî hikmet’in Âdemî Kelimeye tahsîsindeki sebep budur. ‘Fass’ bir şeyin özeti ve özü/en seçkin kısmı mânâsınadır. Ve hâtemin fassı hâtemi süsleyen şeydir, yani yüzüğün taşıdır ki, onun üzerine sahibinin adı yazılır.

“Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” isimli kitaptan (İsmet Özel, TİYO Yay. 2021 I. Baskı) alıntılar olarak bazı cümleler

 

“Bir emekli başkomser oğlu olarak Türk şiir dünyasında zirveden geriye bir adım bile atmadım.” (s.56)

“Eğer İslâm dairesinde kalmak insanlığın kıymetini takdir yerine geçiyorsa her yenilik bizi baş aşağı sürükleyecek demektir.” (s.64)

“Sanatçının kahredilmesinden mevki ve servet edinenler suret-i Hak’tan görünerek koruyucu melek kıyafetine bürünür.” (s.65)

“Kim olursak olalım hayatta kalabilmek için bir şeyleri sabitleyerek yaşarız. Tumturaklı insan sabiteleri dışardan fark edilmiş insan demektir.” (s.71)

“Eğer gerçekten varsa ‘edebiyat’ değerini şiirde ispat eder.” (s.71)

“O saf ve temiz kalpli insanlar, insanların yüzüne ayna tutan Türkler şimdi mezarlarındadır.” (s.82)

Fütûhât-ı Mekkiyye 18.(son) Cildinin (Te’lif: Muhyiddin İbn Arabî, Çeviri: Ekrem Demirli; Litera Yay.-2012) birkaç yerinden alıntılar

 

“Ruh bedende olduğu sürece kabrinde gömülü bir ölüdür. Bir kısmı gelin gibi uyurken bir kısmı hapisteki gibi uyur. Her biri sınırlı ve bağlıyken birisi hüsrana uğramışken öteki desteklenmiştir. Ölümle birlikte haşre getirilip kabirdekiler diriltildiğinde, kendisinden ayrışmış olduğu aslına döner ve kavuşur. Bu nedenle üstünlüğü belli olup açık mucizelerle peygamberliği sabit olan kişi söyle demiştir: ‘Ölen kişinin kıyameti kopmuştur.’ Kastedilen küçük kıyamettir. (…) Büyük kıyamet nefisler ile bedenlerin çiftleştirilmesiyle gerçekleşir, çünkü ölümle birlikte ‘imkân’ hükmü onlardan gitmemiştir. Başka bir ifadeyle ölümle birlikte beden ile ruh arasında gerçekleşen boşanma ‘ric’i talak’ (tekrar ona dönmek üzere erkeğin eşini boşaması) mesabesindeyken hüküm şer’î bir hükümdür. Sözü edilen kıyamet, büyük kıyamettir. Büyük kıyamet adeta tekrar kabre dönmek gibidir, fakat hükmü kabirdekiyle bir değildir. Böyle bir vehimde bulunan kişi ‘bu ziyanlı bir dönüştür’ (en-Naziat, 79/12) der. Büyük kıyamet ile küçük kıyamet arasındaki benzetme, benzersizlikle yapılmıştır, fakat şeklen birdir.” (s.47)

Allah’ın öyle bir kavmi var ki Hakk’ın varlığı onların ta kendisi / Yaşasa da ölseler de hayattadır onlar / İzzet sahibidirler, bilmezler kim olduklarını / Hangi haldedirler, onu da bilmezler / Ancak ölüm vaktinde bilinir hâlleri / Onlar bizim seleflerimiz, efendilerimiz / Öldüklerinde izlerini takip ederiz onların / Sufileri uyku veya uyanıklık tutmaz / Ölseler bile koruma zor gelmez onlara / Onları görürsün, karanlık örtüsü çekilmiş üzerlerine (…)” (s.50)