Gazete veya köşe yazarlığının ilgi çekiciliği artık bitti gibi

 

Son yıllarda / aylarda gazete ya da köşe yazarlarına ilgi eski yıllarda olduğu gibi yoğun mudur? Bu konuda verilere dayanarak değil de sezinlemeyle belirtmek suretiyle cevabım: Hayır? Şimdilerde hemen hiçbir gazetede hiçbir yazarın yazısını okumak içimden gelmiyor meselâ; hiç merak etmiyorum yazdıklarını. Sosyal medyanın kimi gazete yazarlarını özellikle yansıtmada ısrarlı olmasının da rolü vardır bunda elbette. Dolayısıyla artık gazete yazarlarından ümidim yok gibi. Eskiden nasıl ilgi duyuluyormuş, duyuyormuşum, şaşıyorum!

Diyeceğim, benim durumumda, benzer kanaatte olanlar vardır sanıyorum. Tâbir câizse, modası geçmiş durumda eski gazete veya köşe yazarlığının, bu sezinlemeye göre. Sosyal medyanın bu işi iyice sulandırdığı, onlar hakkındaki bu izlenimin pekişmesine katkıda bulunduğu ihtimalini de eklemek gerektiğini bir kez daha belirteyim.


Müktesebâtı, bilgisi, sezgisi, öngörüsü, dünya görüşü, ufku, kapasitesi belli bazı isimler habire ahkâm kesiyorlar. Siyaseti de en iyi kendilerinin bildiklerini, dahası siyasetçileri tanıma, değerlilerini / değersizlerini tayin etmede rakipsiz olduklarını, onlar hakkında yazdıklarının doğru olduğu imajını hep canlı tutmaya çalışıyorlar. Kendilerini böylece bitmemiş, eskimemiş, kendilerine ilginin en azından azalmamıs, kendilerinden usanılmamış olduğu sanısını yansıtır gibiler. Oysa gerçek sandıkları, yansıttıkları gibi mi?

Değil. Zîrâ takındıkları ve/veya yansıttıkları tavırlar bakışlarının/ duruşlarının çok önemli, ciddî; hükümlerinin sağlam olduğu; kendilerinin âdeta her şeyi bilen, haber veren, öngören, uyaran, dirâyetlerinden hiç kuşku duyulmaması gereken varlıklar gibi oldukları imajı verir gibiler.

Dikkat edilirse, siyasetçileri yıpranmış, tükenmiş, güvenilirliklerini yitirmiş gibi gösterirlerken, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi sunuyorlar sanki.

Hiç isim anmadan, sırf kendilerine ilgi duymaz hâle geldiğimi, benim gibi onlara eskiden olduğu gibi ilgi duymayı sürdürmeyenlerin olduğunu tahmin ettiğimi ifade etmeye çalıştım. Siyasetçilerden, en azından şimdilerde fazla sesleri çıkmayan ve ülke yönetiminde sorumluluğu olanlar hakkında yıpratma amaçlı yazılar kaleme alanları hoş görüp, onların itibarsızlaştırmak istedikleri hakkında yazdıklarını mı önemseyeceğiz? Hayır! En azından onların yazdıklarını da değerlendirme hakkına sâhibiz ve yaklaşımımızı ortaya koymalıyız.

“Hiçbir yürüyen canlı yoktur, illâ ki Hak onun alnını tutucudur. Benim Rabbim muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir.” (Hûd, 11/56)

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin Ahmed Avni Konuk tarafından Latin Alfabesine göre yazma ve okuma döneminden önceki Türkçe’ye kazandırılması, ve Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın tarafından da günümüz Türkçesiyle ilk kez 1987’de Birinci Cildi yayına hazırlanarak yayınlanmış, sonraki yıllarda diğer üç cildi de hazırlanarak yayınlanmıştır. Bu yazıyı oluşturan alıntılamalarım, ilki bu yazının başlığını teşkil eden cümle olmak üzere, yer yer İkinci Cildin (7. Baskı, 2017) “KELİME-İ HÛDİYYE’DE MÜNDEMİC ‘HİKMET-İ AHADİYYE’NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR” başlıklı X. Bölümünden olacaktır.

O halde ‘ahadiyyet’ üç mertebe üzerinedir: İlki: ‘Ahadiyyet-i zâtiyye’dir. Bunda aslâ kesret (çokluk) itibarı yoktur. İhlâs, 112/1 bu mertebeyi beyân eder. Mutlakıyyeti hasebiyle bu mertebe Vâhid için hiçbir vasfı ve na’ti (nitelik) kabûl etmez; belki bu ahadiyyet Vâhid’in aynıdır. İşte bu tevhîde ‘tevhîd-i zât’ derler. İkincisi: Esmâ(İsimler) ve sıfatların ahadiyyet mertebesidir. Ne kadar esmâ ve ilâhî sıfatlar varsa, sonsuz çokluğu ile, zât birdir. Ve esmânın çokluğu akletme ve nisbet bakımından sâbittir. Yoksa Hakk’ın zatî mutlaklığı hasebiyle bu gibi nisbetler aklî itibarlardan münezzehdir. Bu itibara göre Allah Vâhid’dir. Ve Zümer, 39/4 bu mertebeyi beyân eder. Zîrâ makhûr (kahredilmiş) olmayınca kahhâriyyet zâhir olmaz. Ve makhûrun vücûdu(varlık) ise nisbî ve itibârîdir. Ve bu mertebede ‘vahdet’ Vâhid’in niteliğidir, ‘zât’ı değildir. Üçüncüsü: ‘Fiillerin ahadiyyeti, etkiler ve etkilenmeler ahadiyyetidir. Ve bu mertebede yüce Zât fiillerin tümünün masdarıdır (sudûr/çıkma yeri); ve münfaillerin (fiili kabul edenler) hepsinde etkindir. Ve bu ahadiyyet ‘rubûbî ahadiyyet’dir. İşte Hûd (a.s.) ın hikmeti bu rubûbî ahadiyyet’e dayanmaktadır. Şeyh-i Ekber (r.a.) bundan önceki Yûsufî Fassı’nın sonunda ‘zatî ahadiyyet’ ile ilâhî esmâî ahadiyyet’i zikr etmiş olduğundan, şimdi de rubûbiyyet ahadiyyetini içeren Hûdiyye hikmetini beyân buyurur:

Şiir: Allah’a mahsûs doğru yol vardır ki, genelde görünürdür, gizli değildir.

Yani Allah’a mahsûs olan doğru yol, genel olarak kâinatla ilgili hakikatlerde ve ilâhî isimlerde âşikârdır; gizli bir şey değildir. Bilinsin ki, sırât-ı müstakîm vahdet (birlik) yoludur; ve Allah Teâlâ Vâhid (Bir) olduğundan, bu vahdet yolu, Hakk’a çıkan yolların en yakınıdır. Şöyle ki, her bir ‘isim’ için bir ‘kul’ vardır; ve o isim, o kulun Rabb-i hâssıdır (özel Rabbi). Ve o kul da, o ‘ism’in kulu olmakla birlikte onun mazharıdır (zuhur yeri). Dolayısıyla kul görünürdür, cisimdir; Rab ise bâtındır (gizli), rûhdur. Böyle olunca, mahlûkâtın nefesleri sayısınca Hakk’a yol vardır. Ve her bir mahlûk tâbi olduğu özel ismin gereği üzere hareket edip o ismin yolunda yürür. O yol da o ‘ism’in, o Rabb’in ‘doğru yolu’dur.

Meselâ mü’min Hâdî; ve kâfir Mudıll; ve zehir Dârr; ve bal Nâfi’ isimlerinin mazharlarıdır. Bunların her birisi terbiyesi altında bulundukları ismin gereğine tâbidirler. Dolayısıyla cümlesi, özel isimlerine nisbetle sırât-ı müstakîm üstünde yürürler. Fakat bu isimlerin yolları birbirine nisbetle doğru yol değildir. Meselâ Dârr isminin yolu, Nâfi’ isminin yoluna nisbeten doğru olmaz. Ve mü’min kâfiri, kâfir de mü’mini eğri yolda görür. O halde ne kadar ilâhî isimler varsa, isimlenenlerin ahadiyyeti itibariyle hepsi Allah diye isimlenene erişir. Bu sûrette tüm isimlerin yollarını toplayıcı olan doğru yol, ‘Allah’ ismiyle müsemmâ olan ulûhiyyet zâtına mahsûstur. Ve yolların hepsini toplayıcı olan tevhîd yolu üzere, ancak ulûhiyyet mazharı olana, Muhammedî mazhar sülûk eder (yol tutar). Ve nebîlerin tümü, velîlerin kâmilleri o yol üzeredir. Ve diğer muhtelif yollar, bu yoldan ayrılan ve dallanan yollardır.

Büyükte ve küçükte ve işleri bilende bilmeyende Allah’ın ‘ayn’ı (hakikati) zâhirdir (görünür). Ve her bir zerre ancak O’nun zâtıyle mevcûddur; ve Hakk’ın zâtı onların her birerlerinde birer ism ile mütecellîdir; ve o isimler o mazharların ruhları ve idare edenleridir; ve bu mazharlar da o isimlerin sûretleridir. Dolayısıyla her bir zerre, tâbi olduğu ismin doğru yolu üzerinde yürür. Bunun için Allah’ın rahmeti, hakîr ve azîmden her şeye yayıldı.



“Her bir mevcûdun, ‘ulûhiyyet’ mertebesinden aldığı hisse ve nasib, ancak kendisinin özel Rabbi olan bir isimdir, ve o mevcûdun Allah’a irtibâtı, o isim aracılığıyladır.”

 

Muhyiddin İbn Arabî ‘nin (m.1165-1240) Fusûsu’l-Hikem adlı eserinin Tercüme ve Şerhi’nin (Ahmed Avni Konuk /m.1868-1938) günümüz Türkçesiyle yayına hazırlanarak yayınlanmış ciltlerinden (Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın) ikincisinin bir bölümünden, ilki başlığı oluşturan (s. 138) ve sonra hemen onu izleyen satırlardan yer yer alıntılamalarla devam eden bir yazı (s.139-140)

“Ve o ismin ‘eseri’, o mevcûd olduğundan, onun görünür sûretidir. O ‘isim’ o mevcûdun bâtını ve hakikatidir. Gerçi her bir mevcûd, âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın mazharıdır (zuhur yeri). Fakat bu mazhariyyet var olanlardan her birinin mutlak rubûbiyyetten mazhar olduğu özel ismin nitelediği rubûbiyyet dolayısıyladır; yoksa ulûhiyyet mertebesinin kapsadığı esmânın tümüne mazhariyet her bir mevcûd için imkânsızdır. Bu mazhariyet ancak ‘kâmil insan’a mahsustur. Zira kâmil insan esmâ-i ilâhiyyenin tümünü toplayan “Allah” isminin mazharıdır (zuhur yeri). (…)

Velâkin ilâhî ahadiyyette kimse için kadem yoktur. Zira biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır denilmez; çünkü o ‘kısımlara ayırma’yı kabul etmez. O halde O’nun ahadiyyeti potansiyel durumdaki tüm esmânın toplanmışıdır.

(…)

Şeyh hazretleri (r.a.) (Muhyiddin İbn Arabî), Allah ismi ile isimlenmiş olan vücûdun(varlığın), zât ile ahadî ve Esma ile küll( tüm/umûmî) olduğunu beyan buyurmuş idi. Şimdi de zâtî ilâhî ahadiyyede kimse için kadem yani vücûd ve sübût olmadığını, çünkü ahadiyyetin ‘kısımlara ayırma’yı kabul etmeyeceğini beyân buyururlar.

Bilinsin ki, ahadiyyet mertebesinde isim de resim de yoktur. Bu mertebeye verilen ‘mutlak varlık’ ismi, fehimlere anlatmak için konulan bir özel terimden ibarettir. Dolayısıyla bu mertebede fiilen sâbit olmuş bir varlık yoktur. Ne kadar nisbetlerle ve varlıkla ilgili çokluk varsa, cümlesi O‘nda topluca kabiliyet ve güç (potansiyel) hâlindedir. Ve ilâhî isimler birbirinden ayrılmış bir durumda değildir; ve hepsi O‘nun aynıdır. Ve ahadiyyet zâtı parçalanır olmadığından, bir parçası falan ve bir parçası da falan şey içindir denemez. Dolayısıyla “Allah” ismi ile adlanmış olan zâtın ahadiyyeti, O’nda potansiyel hâlde bulunan isimlerin tümünün toplanmışıdır. Zîrâ yukarıda beyân olunduğu üzere esmâ ile bütündür

(…)

O hâlde Şeyh(r.a.) hazretleri (M.İ.Arabî) yukarıda her bir mevcûdun bir özel Rabbi olup o mevcûdun mutlak rubûbiyetten nasibi, ancak o özel isim olduğunu belirtmişti. Şimdi de var olanlardan her birisinin, kendi özel Rabbi olan isme göre saîd (ebedî saadete ermiş) olduğunu ve her bir mevcuddan özel Rabbi Râzî bulunduğunu beyan buyururlar. Ve mevcûdâtın, kendi özel Rab’lerinin doğru yolu üzerinde nasıl yürüdüklerinin Hûdî Fassı’nda açıklandığı belirtilmiştir.

“Biri çıkar ve derse hidayete ulaştım / Gaflettedir o, biliniz”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (m.1165-1240) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin Prof. Dr. Ekrem Demirli tarafından günümüz Türkçesine çevirisi yapılarak yayınlanmış (Litera Yayıncılık) ciltlerinden 15. sinden, ilki başlığı oluşturan (s.100), bazı alıntılar:

İlk alıntı olan ve başlığı oluşturan darbımesel Hz. Peygamber’in ‘Nice giyinik vardır ki, çıplaktır.’ hadisinde dile getirilir.

Hz. Peygamber ‘Seni hayrete düşürürsem, kendime ulaştırırım’ münazelesinde şöyle buyurur: ‘Ben senin övgünü yerine getiremem.’ (s. 101) Bu makam, hayretin yüceliği ve izzeti makamıdır. Hz. Ebu Bekir aynı münazelede şöyle demiştir: ‘İdrake ulaşmaktan âcizlik bir idraktir.’ O da hayrete düşmüş ve ermiştir. Dolayısıyla Hak’ta hayrete ermek, Allah’a ulaşmanın ta kendisidir. (…) Allah’ı bilenlerin dört sınıf olduğunun öğrenilmesi: Birincisi Allah hakkında sadece nazarî düşünce yönünden bilgi sahibi olanlar. Onlar selbi, yani tenzihi benimseyenlerdir. İkinci sınıf, Allah hakkındaki bilgisinin tecelliden meydana geldiği kimseler olup tanımları ve sübûtu kabul edenlerdir. Üçüncü sınıf, Allah hakkındaki bilgilerinin müşahede ile nazarî bilgi arasında gerçekleştiği kimselerdir. (…) Dördüncü grup, bu üçünden biri olmadığı gibi onların dışında da değildir. (…) Hepsi de gerçeği olduğu durumda dile getirmiştir. İşte buradan hayret ortaya çıkar ve bu, sahipleri adına hidâyetin ta kendisidir. Kim hayretle kalırsa, hayrete düşer; kim hayretin varlığıyla beraber olursa, hidayete erer ve erer. ‘Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’ (s.101-102)

‘Kimi perdelersem ben perdelerim’ münazelesinin Bilinmesi (s. 102) bölümünden:

” ‘Senden önce gönderdiğimiz her peygamberi kavminin diliyle göndermiştik.’ (İbrahim, 14/4) Peygamber onlarla onların aşina olduğu kelimelerle konuşmuş, bir fiil gösterdiğinde geleneklerinde alışık oldukları fiilleri göstermiştir. Bu itibarla onların âdetlerinden birisi, aralarında yürüyen büyük bir insanı perdelemeleridir. Bunun mânâsı, onun önünde perdedar olarak durmaları demektir. Allah ‘Onların nûru önlerinde yürür’ (et-Tahrim 66/8) der. Bunun nedeni şudur: Büyük insan cemaatin önündeyse, tanınmaz ve ona saygı göstermeyi sağlayacak gerekçeler ortaya çıkmaz. Önüne perde çekildiğinde ise sıradan insanlar onu görmek için arzu duyar ve ona yönelirler, perdedarların saygınlığı hakkındaki bilgilerine göre kalplerinde saygı uyanır ve o kişiyi yüceltirler. Allah bir kulunu yüceltmek istediğinde, onu menzilinden ayırır ve hilatlar giydirir, isimlerini verir, yarattıkları içinde hükümdar yapar. (…) Dolayısıyla kulluk mertebesinden perdelenmiş olması gerekir. Ondan perdelendiği ölçüde Rabbinden perdelenir ve durumun böyle olması kaçınılmazdır. (…) Hüküm her durumda vakte aittir. Bakınız! Allah kendinden haber verirken ‘Her gün bir iştedir’ (er-Rahman, 55/29) buyurur. Öyleyse O vakte göre davranır. (…) Halife ev sahibinden daha büyük ve daha muteber olsa bile evin hükmü onun üzerinde etkili olmuş, hükümdarı yönetilen yapmıştır. Bakınız! Kulun varlığı -ki âlemi kastediyorum- Hakk’ın varlık (vermesi) ve yaratmasıyla ortaya çıkmıştır, çünkü hüküm O’na aittir. Bu nedenle âlemi bilmezken Allah hakkında bilgi sahibi olunmamış ve böyle biri âlemde ortaya çıkmamıştır. (…)” (s. 102-103)

“Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi”nin Dokuzuncu Bâbı’ndan alıntılar

 

“(…) Sır sâhibi İdrîs nebî (as) dır. Ve o, ilk kalem ile yazı yazan kimsedir. O kâlb boşluğu sahibidir. Ve onun perdesi vardır. Hayrın men’inin ve verilmesinin dizgini onun elindedir. Ve o kendisinin apaçık olan ışığı ve yüceliği arasında gidip gelir. Onun ışınları ve ışığı arasında mütereddid olur. Yakınlık ve uzaklık üzerine emirlerin hükmünü infaz edendir. Evvel ve sonra emir sahibi olan kimsenin sırrını bilendir. Zengin yapar ve fakir kılar. (…) Onun neşr olunmuş sayfasında berzahla ilgili ilimler yazılmıştır. (…)

(…) Âlemde her ne mevcud ise cümlesi Âdem’de bulunur. Âlemin rûhu ve halifesi Muhammedî küllî ruhtur(sav). Ve âlemin küllî nefsi o küllî rûhun mutmainne, râzıyye ve merzıyye sıfatlarıyla vasıflanmış olan temiz eşidir. Ve küllî ruh ‘hakikî Âdem’dir; ve küllî nefs ‘Havvâ’dır ki, bunlar Hakk’ın hakikî varlığında mündemic (içkin) vehmî küllî kuvve(potansiyel) etkisiyle zât cennetinden ikilik âleminden ibâret kesîf taayyünât (belirmeler/zuhurlar) mertebesine (Bakara, 2/36) emriyle indiler. Ve küllî ruh ile küllî nefsin biraraya gelmesinden sayısız ve hesap edilmez ruhlar ve cüz’î nefisler doğmuş olup birbirleriyle biraraya geldiler. Bundan da onların misilleri olan ruhlar ve cüz’î nefisler peş peşe zuhur etti ve edegeldi. O halde küllî nefse gelen hükümler küllî ruhtan gelir. Ve küllî nefs sıfatî hükümlerine değil, küllî rûha tâbi bulunduğundan bu hususta tatmin olmuştur. Ve zevci olan küllî rûhun hükmünden razıdır; zevci nezdinde de razı olunmuştur. Dolayısıyla kendisi kirli tabii sıfatlarından pâk ve temizdir. Fakat cüz’î nefislerde vehmî kuvvetlerin yani cin şeytanlarının etkisiyle tabiî karanlıklara eğilimli ve cüz’î ruhların davetinde gâfil olduklarından onlara hâlin hakikatini telkîn edecek bir davetçi lâzımdır. Ve bu davetçiler de enbiyâ (aleyhimü’s-selâm) ile onların kâmil vârisleridir. Şeyh-i Ekber (ra) bu davetçilerden biridir ki, bu kitabıyla Allah’ın kullarını hakikatlere davet buyururlar.

O halde ‘kalem-i a’lâ’, ‘tüm akıl’dan ibârettir. Ve o amâ cevherinde (ahadiyyet veya vâhidiyyet mertebesi) melekûtî belirmedir ki, onda her şey saklıdır(gaybî). ‘Levh-i mahfuz’, ‘küllî nefs’ den ibârettir ki ‘kalem’ de mevcut olan şeyin tafsili, onda vahy ve ilham ile gerçekleşendir. (…) Ve bu ‘kalem-i a’lâ’ mevcut olması gereken şeyleri ‘levh-i mahfuz’a yazdı. Ve yazmaktan ferâgat eyledi. (…) Ve server-i âlem (sav) Efendimiz Mirac’da bu ‘kalemler’in cızırtılarını işittiler. Velâkin ‘kalem-a’lâ’ kurumuştur; ve artık hâlen yazmaz.(…)

Ve bu da bilinsin ki, izâfî varlıkların ve çoklukların aslı hayâldir Ve bilcümle esmâ ve ilâhî sıfatların zuhur yeri ancak hayâl âlemidir. Ve bu hayâl Hak’kın hakikî varlığında vâki olduğundan onda daima hakikat cilve-gerdir(görünendir).”

Dolayısıyla büyük âlemin kâtibi ‘hayâl’dir.Ve küçük âlem olan insan varlığında ki ‘kâtib’de ondaki hayâl gücüdür. O halde hayâlin’hak’kı olduğu gibi, bâtılı da vardır. Hak hayâlinin olduranı ‘akıl’dır; bâtıl hayâlinin olduranı ise ‘vehm edici güç’tür. Zîrâ fikir gücü akla tâbi olursa ona ‘zâkire-i mütefekkire’ derler; vehme tâbi olursa ona ‘mütehayyile’ derler. Bir beyt tercümesi: ‘Yâ Rab, kuds âleminden gönlüme bir feyz dök, tâ ki gönlümden bâtıl hayâl yok ve mahv olsun!’ ” (s.241-243)