Sadreddin Konevî’nin “Fatiha Sûresi Tefsiri”nden (Tercüme: Ekrem Demirli) bazı alıntılar
“El-hamdulillah, ahadiyet( zât, öz) makâmından değil, tafsil ve cem makâmındandır; hamd esnasında mahmûdun(övülen) mâhiyeti açısından ve ona nispetle hâmidden(öven, hamd eden) üstün olması gerekir.
(…) Hamd -hangi tarzda yapılırsa yapılsın- sûreti açısından kemâlin bir ifâdesidir. (…); hamdin niyetin kaynağına işaret etmesi, hâmidin hamd ile niyetlendiği şeyi ortaya çıkarmaya yönelmiş olmasıdır.
(…) Hamd, hüviyeti itibariyle mutlak ve küllîdir (tümel), lisanı yoktur ve ondan meydana gelen veya ona izâfe edilen hiçbir hüküm yoktur. (…) Herhangi bir senâ (övgü) sahibinden, övülene yönelik bir çeşit târiftir. Bu, bazen zâtına, bazen hâllerine veya mertebesine yâhut hükümlerine ya da hepsine birden yöneliktir. (…)
Şöyle deriz: İnsanın hakîkati onun ayn-ı sâbitesidir (Hak tarafından bilinen bir nisbet ve insanın ezelde Hakk’ın mertebesindeki temeyyüzü / kendini göstermesi). Bu, insanın kendi mertebesidir ve Hakk’ın ilmine göre gerçekleşir. Bu hakîkatin hâlleri, Hak’tan kazanılmış Vücûd (Varlık) ile zuhûr etmişlerdir. İnsanın mertebesi ise kulluğu ve ilâhı bulunmasındandır. Bu mertebenin hükümleri, insana izâfe olunan sıfatlar ve emirlerden ibârettir. (…) Hak, yaratıklarının mertebeleri açısından ve halkı (yaratması) ile bizzat nefsini övendir; hamdin sahibi yaratıkları değildir. O’ndan meydan gelen şeye hamd etmek ise ‘şükür’ diye isimlendirilir. (…)
Ben sadece kendi zevkim ve marifetime göre tahkik kaidesinin gerektirdiği şeyleri zikredip, bunlarla dil hükmünün gerektirdiklerini uzlaştıracağım. (…) Hakk’ın mutlaklığı, mücerretliği ve zâtına mahsus müstağniliği ile, zikrettiğimiz şeylerden hiçbiri O’nun hakkında câiz değildir. (…) Kâmil ve sahih zevk şunu ifade etmiştir: Hakk’ı müşâhede, fenayı (yok olma) gerektirir. Bu fenânın ardından müşâhede sahibi idrâk ettiği şeyi izah edebileceği bir imkâna sahip değildir.
