Önemli bir yazıdan alıntılar

 

İsmail Kara‘nın Dergâh dergisinde (S.373, Mart 2021) çıkan “O abdesti kanla almak…” başlıklı yazısından şu cümleler:

(…) XIX. ve XX. yüzyılda önce “İslâm ve Bilim” konferansıyla-metniyle, sonra da İbn Rüşd çalışması üzerinden Müslüman aydınları ziyadesiyle etkilemiş olan meşhur Ernest Renan’ın aynı zamanda arkeologluk da yaptığını ve Lübnan’daki kazılarda topladığı tarihî eserleri Fransa’ya gönderdiğini (kaçırdığını) bilir misiniz? (…) İstidatlı genç arkeolog Massignon’un eline tesadüfen geçen parçalardan birinde bir yazı hakkedilmiştir. Ne ola ki bu!? Kısmetini arar gibi yahut fal bakarcasına dikkat kesiliyor. Siliyor, fırça ile, gömleğinin yeniyle temizliyor ve heyecanla hecelemeye, okumaya çalışıyor. Arapçası daha iyi olanlara, sahadaki hocalarına da soruyor… Issız dağbaşında bir sada, zifiri karanlıkta bir ışık hüzmesi gibi fakat peş peşe gelen mütereddit tarrâkalar hâlinde tecelli ediyor…

İbare meâlen şöyle: ‘İnsanı bir rekât namaz (bile) Allah’a ulaştırır, yeter ki abdesti kanla alınmış olsun…’ (Benim yıllarca önce okuduğum o meçhul yerde Arapça ibaresi yoktu, olsaydı bu müessir ibareyi herhâlde hemen kaydeder ve mutlaka ezberlerdim). (…) Kâmil Akdik merhumun sülüs istifiyle Arapça bir ibareydi ilk sayfaya yapıştırdığım: ‘Rek‘atâni fi’l-ışk lâyasıhhu vudûuhumâ illâ bi’d-dem’. Aşk (yolun)da iki rekât(lık namaz), abdestleri kan dışında bir şeyle asla sahih olmaz. Muhtemelen daha iyi tercümesi şöyle olmalı: ‘Abdesti kan dışında bir şeyle asla sahih olmayacak aşk (yolun)da iki rekât namaz’. Beni bir tarafıyla hayli zaman öncesine, bir yönüyle de bu yazıyı yazma kararına götüren hat, ibare bu… (…)

İsmail Kara: “Travma ile baş etmedik, travmaya alıştık.”

 

SERBESTİYET adına Gülsüm Ekinci 1 Mart 2021 günü İsmail Kara ile bir röportaj (https://serbestiyet.com/haberler/ismail-kara-hepimizin-kaybettiği- bir-yerde- islamcılar-sinandı-ve-kaybetti-demek-zugurt-tesellisi-52978/) gerçekleştirdi. Bu röportajdan bazı soruları ve bunlara İsmail Kara’nın verdiği cevapları alıntılayacağım. Böylece bu önemli röportajı kısmen de olsa alıntılayarak, böylesi konulara merak ve ilgi duyacakların nâçizâne haberdar edilmesine ve onları röportaj metninin tamamını okumaya yöneltmede mütevazı bir katkım olmasını amaçlamaktayım.

İlk soruyu sorarken ifadesi şöyle Gülsüm Ekinci’nin :
Röportaja dindarlar 28 Şubat travmasıyla nasıl baş etti, sorusuyla başlayacaktım fakat soruyu genelleştirmek daha doğru olacak. 28 Şubat travmasıyla milletçe nasıl baş ettik?” Bu soruya İsmail Kara’nın cevabı geniş olduğu için bazı cümlelerini aktaracağım. İlkini başlıkta ifade ettim; ikincisi ve onu izleyeni şöyle: Kulak çınlamasına, tansiyona hatta krize alışmak gibi bir şey bu. Ama o orada duruyor ve kendi başınıza kaldığınız zaman ciddi ciddi hissediyorsunuz, uykularınızı bölüyor. (…)
Eklemek lâzım 28 Şubat, dindarların bir kısmı dahil bazıları için fırsatlar da hazırladı, yükselme imkânları doğurdu. Onlar kısa bir zaman sonra rahat ve memnun hale geldiler. (…)


32. Gün belgeselinde Mehmet Ali Birand’ın 28 Şubat’ı, “Asker balans ayarı yapayım derken laik cumhuriyetin kabuğunu kırdı” sözleriyle yorumlamasına değinirken İsmail Kara şöyle diyor: “Mehmet Ali Birand’ın bildik yorumuna geçersek bu doğru değil, en azından daraltıcı bir yaklaşımı sergiliyor ve yetersiz. Kabuğu kırmak diye bir şey olduysa -ki bunun da doğru olmadığı bugün için daha rahat söylenebilir- bu tesadüfen yahut yanlışlıkla olmadı, programın bir parçası olarak ve bilerek yapıldı. İmzaları atanlar ne kadar iyi ve derinliğine biliyorlardı, ona bir şey diyemem ama programda var olduğunu düşünmek lazım. Askere en yakın gazetecilerden biri olarak Birand bunu iyi bilirdi. “


“Hedef dindarlar mıydı?” sorusuna İsmail Kara’nın cevabından şu düşünceler ve görüşler: “(…) Bence dindarlar yakın ve görünür konjonktürel hedefti, ilk haksızlıklara da onlar, onların çevreleri, kurumları, şirketleri uğradı, zaten çelimsiz olan din eğitimi baltalandı, ama esas mesele bütün darbelerde olduğu gibi Türkiye’ye müdahale etmekti. (…)
Ben temel meselemizi devletin bölünmüşlüğünde ve bunun zayıflayarak da olsa toplumsal kesimlere yansımasında görüyorum.  (…)
Siyasetçilerin, bürokrasinin, basının, patronların, hatta sendikaların, yüksek yargının da dahil olduğu daha geniş bir çerçeve ve sorumlular 28 Şubat’ı mümkün ve etkili kıldı. Dış mihrakları zikretmek ayrıca gerekmez herhalde…”

“Kur’an apaçık bir kitaptır.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” üst-başlığı altında çıkan “DÜZENİN SÜRATİ, ZİHNİN SELÂMETİ” başlıklı ve 14 Recep 1442 (26 Şubat 2021) tarihli yazısından (http://istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=61&KatId=3) yer yer yapacağım alıntılardan oluşacak bu yazıyla, iyi yazı okumak isteyenler olabileceğini düşündüğümden, bir ihtimal öylelerini bu kıymetli yazıdan haberdar etmektir niyetim.

” Kur’an akletmeği emrediyor. Demek ki, Müslüman deyince aklını gereksiz şekilde kullanmasına müsaade edilmemiş kişiyi anlıyoruz. Aklını israf ettiğine şahit olduğumuza Müslüman demeyeceğiz.  (…)
 Geçimimizi temin gayesiyle yurt ediniriz. Vatan ise uğruna ölünen yerdir.

(…) Ne zaman Dünya Düzeni demişsek bununla bir geçim ortamını işaret etmiş oluruz. (…) Madem İslâm’dan tamamlanmış bir insanlık gündemi olarak bahis açıyoruz, o halde niçin hayatımızın belkemiğine hak ettiği önemi atfetmiyoruz? Çünkü insanlık seviyesi diye bir derdi üzerimize alma sıkıntısından modernlik vasıtasıyla uzak tutulduk. 

(…) Gerçekte olan bir şeye değil, olmasını istediğimiz insan karakterine yetişkinlik atfederiz. Yaşını başını almış herkesten yetişkinlik bekleriz.
(…) Bitkiler ve hayvanlar söz konusu olduğunda yetişme sürecinin bir yükseliş ve çöküş dönemi geçirdiğine şahit olmuşuzdur. Oysa insan bedeninde hangi yaşlılık belirtisi görülürse görülsün yani ömür ne kadar uzamış olursa olsun insan mükemmele yönelişi elinde, gönlünde tutabilir.

(…) Müslümanlar bir ölüm haberi alırlarsa dinleri gereği şu tepkiyi verirler ‘Allah’tan geldik ve yine Allah’a rücu edeceğiz’. Kur’an bize dünya hayatını ahiretin tarlası olarak bilmemizi öğretti. Müslüman karşısına dünya hayatı her hal ü kârda bir gayret zamanı kıyafetinde çıkar. (…)
Eğer Batı Medeniyetinin yücelttiği kâr kavramına intikal etmişlerdenseniz yöneldiğiniz mükemmel değil ‘komşuda pişer, bize de düşer’ havasında bir şeydir. İçi havayla dolu bir şey, bir balondur yani. Ne kadar şişkin, ne kadar süslü olursa olsun bir iğne ucu kadar ömrü vardır.  (…) Yıllar boyu ihlastan uzaklaşmamız medeniyet balonunu şişiren pompa oldu. Tersi için de yıllara mı muhtacız? Asla bu fikre yakın durmayın. Kalbinizdeki (isterseniz özünüzdeki deyin) haslık Allah vergisidir. Önce kalbinizdeki haslığın gücüyle direnç gösterecek ve boyunduruk altında yaşamağı reddedeceksiniz. Bunu başardınız mı gerisi çorap söküğü gibi gelir.  (…)

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nden bir bölüm

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (1165-1240) bu ünlü eserinin Ahmed Avni Konuk (1868-1938) tarafından 1915-1928 milâdî yılları arasında o dönemin alfabesine göre yapılan Türkçe tercüme ve şerhi, dört cilt hâlinde Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın tarafından günümüz alfabesine göre yayına hazırlanmış ve yayınlanmıştır. Elimdeki ciltler 6. ve 7. baskılardır.

Bu yazıyı oluşturacak olan alıntılar eserin birinci cildinin 310. ve 311. sayfalarındandır ve bazı kelimelerin anlamları parantez açılarak verilmiş, bazıları yerine de eş anlamlı karşılıkları tercih edilmiştir.

Şeyh-i Ekber diye bilinen Muhyiddin İbn Arabî (r.a) Cenâb-ı Nûh’dan naklen Nûh sûresinin sonunda beyan buyrulan (Nûh, 71/28) âyet-i kerimesini hakîkat lisânıyla tefsîren buyururlar ki: Yâ Rab, zâtının nûru ile benim meydana çıkan bencilliğimi ve sıfatlarının nûru ile belirmiş olan varlığımda şâhid olunan eserleri ve nefsim ile tabiatımın melekelerini setr eyle (ört)! Tâ ki bunlar ile zâhir olmaktan kurtulayım; ve benim zât ve sıfatlarım, senin zât ve sıfatlarında mahv olsun. Ve benim varlık dalgam, senin zât-ı mutlakın deryâsında tüketilmiş olsun. Dolayısıyla sen ‘Allah’ın kadrini hakkıyla takdir etmediler’ (En’âm, 6/91) âyet-i kerimesinde, nasıl ki hakkıyla kadrinin bilinmediğini beyan etmiş olduğun vech ile, zâtın ile tanınmayan isen, benim de kadrim bilinmesin; yani senin zâtında tükenmem hasebiyle sana tabi olarak ben de tanınmamış olayım. Zîrâ benim varlığım senin mutlak varlığına izafe olunmuş bir mukayyed (kayıdlı) varlıktır. Ve hakikatte mukayyedin varlığı ancak mutlakın varlığıdır. Ve varlığımda hükümran olan ancak Sen’sin. Ve ana-babamı da setr eyle ki, ben onların neticesiyim. Ve benim ana-babam dahi, ‘peder’ derecesinde olan ‘akıl’ ile, ‘vâlide’ derecesindeki ‘tabiat’tır.

“Kapitalizm hayatın asaletini yok eder”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” üst-başlığı altında çıkan “ÇILGINCA OLMAYACAK YAPTIĞIMIZ” başlıklı ve 7 Recep 1442 (19 Şubat 2021) tarihli yazısının (istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=60&Katld=3) her paragrafından en fazla üç cümle alıntılayacağım. Bu cümlelerle iyi yazı okumak isteyenleri bu değerli yazıdan haberdar etmeye katkıda bulunmaktır niyetim ve amacım.

“(…) Hadiselerin ve o hadiseler dolayısıyla adı geçen kişilerin yansıtıldığı eğri büğrü bir ayna var karşımızda.
Gerçekler dile getirilmiş mi? Buna hiçbir ihtimal vermiyorum. (…)


“(…)
Osmanlı yönetimi rahatsız edecek ölçüde pratik bir idareyi yansıtır. Yönetim 600 yıl bu pratik tutumdan istifade ile ayakta durabilmiştir. (…) Padişahın kim olacağı konusunda millete ideologi giydiren zümre içinde görüşmeler sonuç vermeyince divana mensup bir zatın devlete cumhuriyet idaresini teklif ettiğini bile biliyoruz.”

“Santayana’nın şu mealde bir söz ettiği nakledilir: “Tarih hiç olmamış hadiselerin olsaydı bile o yerde hiç bulunmamış insanlar tarafından anlatılması hadisesidir”. Tarih ne bir intiba, ne de geçmişin sadık bir anlatımıdır. Tarih geçmişine değil, geleceğine güvenen milletlerin bir varoluş fırsatıdır. ” (…)