“İnsan hayatının merkezini konuşmak kaplar.”

 

Başlık yaptığım söz İsmet Özel‘e âit ve onun 14 Aralık 2018 târihli, “Mukaddeme 10” başlıklı yazısında (İstiklâl Marşı Derneği İnternet Sitesi, “Tersinden Edebiyat Tarihi” üst başlığı altında çıkan yazı dizisinde en yeni yazı) geçiyor.

Bir bilimcinin sanki entelektüel tarihte bir ilkmiş gibi din ve Allah hakkındaki şımarık, iddiacı ve inkârcı tavrı

 

Hayrettin Karaman’ın “Bilim ve Din” başlıklı yazısını (Yeni Şafak, 09.12.2018) okurken, onun isim vermeden dine bakışı üzerinde durduğu ve bu konuda kendince kesin sonuçlara varmış gibi iddialı bir tavırda görünmesinin kendisine çocukça geldiğini belirttiği kişinin kim olduğunu hemen anladım. Yalnız Hayrettin hocanın “çocukça” nitelemesine katılmıyorum. Çocuklara haksızlık olur böylesi bir benzetme. Çocuklar sâftırlar. Hocanın hakkında yazdığı kişi sâf olabilir mi? O da elbette çocukken ve belki belli bir dönemine kadar sâftı, ama sonradan cüz’î aklının rehberliğinde bu duruma kadar gelmiş olmalı.

“Mevcudiyetimizi izah babında zikre değer iki köşe var. Varoluş köşesi, mensubiyet köşesi. Dört köşeden bahsetmiyoruz. Dört dörtlükten hele hiç.”

 

İsmet Özel’in, İstiklâl Marşı Derneği internet sitesinde “Tersinden Edebiyat Tarihi” üst başlığı altında çıkan “Mukaddeme 8” başlıklı yazısı şu cümle ile son buluyordu: “(…) Oysa beyan ile Türk haline gelmekle Türk milletine mensup olma arasındaki mesafeyi ne zaman kapatırsanız o zaman bizzat kendinizin Türk toprağına dönüştüğünü acıyla ve sevinçle görürsünüz.” Bu Cuma günkü (bu günkü) yazısı (Mukaddeme 9) ise şöyle başlıyor: “Sevinç ve acı vereceğini söylediğim değişimin, dönüşümün bir köşesinde “Türk haline gelmek” vakıası, diğer köşesinde ise “Türk milletine mensup olmak” hadisesi bulunduğuna dikkat çekmek isterim.”

“Muhakkak ervâh (ruhlar) ilimden aslâ doymaz” (Muhyiddin İbn Arabî)

 

Başlıktaki söz Şeyh-i Ekber diye bilinen Muhyiddin ibn Arabî’nin (d.1165-v.1240) “Tedbîrât-ı İlâhiyye” adlı eserinde geçer. Merhûm Ahmed Avni Konuk (d.1868-v.1938) tarafından tercümesi ve şerhi yapılan (1922-1925) bu eserin 1991 yılında Prof.Dr. Mustafa Tahralı tarafından latinize olarak, üstün ve titizce bir çabayı yansıtır bir yetkinlikle, elden geldiğince günümüz Türkçesiyle yayına hazırlanması gerçekleşmiştir. Bu yazı, içerisinde o sözün de geçtiği satırların (hem tercüme hem şerh kısımlarından yararlanılarak) bazı kelimeler ve ifadelerin anlaşılır kılınması için parantez açılarak karşılıklarının belirtilmesi sûretiyle aktarılması amacıyla ortaya çıkmıştır. İstifâde etmemiz ve edilmesi elbette dileğimdir. Allah Muînimizdir (Yardımcımız). O’ndan ümit kesilmez.

Seçkin bir akademisyen ve entelektüel olan M.Şükrü Hanioğlu’nun sıradışı gazete yazıları artık çıkmayacak!

 

Az önce, her pazar sabahı merakla ve keyifle yazısını okumayı âdet edinmiş olduğum M. Şükrü Hanioğlu‘nun bu sabah da yazısını okumak üzere oturduğumda ilk kez bu kadar kısa bir başlıkla karşılaştım. Dört harften ibâret bu başlık (veda) bir yazıya değil, kendi deyişiyle bir nota âitdi. Hiç beklemiyordum. Bu notu aşağıda aynen aktarmaktan başka bu kararına dair diyecek bir şey bulamıyorum. Yazılarının devamlı izleyicilerinden biri olarak, dokuz seneye yakın bir zamandır meselelere ve konulara yaklaşım ve fikirlerinin dayanağı olduğunu düşündüğüm bilgi birikimi, sağduyusu ve tevazuu ile, gazete yazılarından istifade etmemiz için bizlere lutufkâr bir imkân sunduğu kanaatinde oldum hep. Bunun için kendisine içten şükran ve minnet duygularımı belirtir; yakınlarıyla birlikte sağlık, âfiyet ve iyilikler dilerim.