Ağustos 2026 Posts

FÎHİ MÂ FÎH’den alıntılar (35.Fasıl)

 

HAK Teâlâ’nın Kur’an-Mecîd’de, ahvâl-i ârifânı şerh buyurduğu şu anlamdaki “Hak ve bâtılda çok yemîn eden bî- mikdâr kimselere itâat etme” âyet-i kerîmesinden bu hâfızların nasıl koku almadıklarına taaccüb ederim. “Falan kimse böyledir, diye her ne söylerse dinleme” dediği için (Kalem, 68/11-12) Yani “O bî-mikdâr kimse halkı ta’yîb ve fesâd maksadıyla halkın kelâmını birbirine nakl, gamz ve nâsı hayırdan men edicidir” âyet-i kerîmesi mûcibince kendisi gammâzın en a’lâsıdır. Ancak Kur’ân acîb bir sehhâr ve gayûrdur. Sihri öyle akdeder ki, hasmın kulağına anladığı gibi açık olarak okur. Oysa onun hiç haberi olmaz. Kendini yine hızla çeker. hatemallâhu (Bakara; 2 /7) (Yani “Allah mühür basmış”) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan mührünün acîb bir letafeti vardır. Kur’ân’ı işitirler, anlamazlar; bahs ederler / Allah latîfdir; kahrı latîfdir, mührü latifdir. Fakat mührü bizim bildiğimiz gibi değil; onun açılması tavsîfe sığmaz. Ben eğer eczâmdan müteferrik olursam, O’nun lutf-ı bî nihâyesinin ve lezâzetinin mühr-küşalığı ve bî-çûnluğu ve fettahlığı vaki’ olacaktır. Sakın hastalığı ve mevti, benim hakkımda takbîh etmeyiniz; zîrâ o nikâb (perde) içindir. Benim bir eltaf ve bir bî-misil kâtilim olacaktır. O çekilen bıçak veya kılıç ağyarın nazarını def’ etmek içindir; ta ki yabancı menhûs nazarlar o kâtilin musâhibini (arkadaşını) idrâk etmiyeler.

FÎHİ MÂ FÎH Onuncu-Onbirinci-Onikinci Fasıllarından alıntılar

 

Emîr Pervâne dedi ki: “Mevlânâ Bahâeddîn hazretleri, Emîr benim ziyâretime gelmesin ve zahmet etmesin; zîrâ bizim bir-takım hallerimiz vardır. Hâl olur ki , mükâleme eyleriz ve bir hâl gelir ki, söylemeyiz. (…) Cümlesinde Hak arzusu vardır; ve o şeyler hep nikabdır. Vaktâki bu âlemden intikal ederler, o şeyler bu nikâblar ve yüz örtüleri olmaksızın zâhir olur.

Bir adamın talebi, bulunmamış bir şeyi istemesi ve gece gündüz onu cüst cûda (aramada) bulunmasıdır. Yoksa bulunmuş ve maksûd hâsıl olmuş ve tâlib olan kimse onu tahsîl etmiş iken, bir şeyi taleb etmek acîbdir ; ve böyle bir taleb insanın vehmine sığmaz ve beşer onu tasavvur edemez. Zîrâ onun talebi bulunmamış olan bir şey içindir. Ve bulunduğu halde taleb olunan şey ise, Hak talebidir. Çünkü her şey Hak Teâlâ’yı bulmuştur ve eşyânın hepsi O’nun kudretinde / mevcuddur. (Yani “Ol (der) ve vâcid mâcid olur”) Vacid odur ki, her şeyi bulmuş ola. Bununla beraber Hak Teâlâ tâlibdir. Çünkü tâlib ve gâlib O’dur. İmdi bu beyitten maksûd odur ki: Ey insan, sen her ne kadar hâdis olan ve âdemî vasfı bulunan bu taleb içinde bulunmakta isen de, maksûddan baîdsin (uzaksın). Vaktâki talebin Hak talebinde fânî olur ve Hak talebi senin talebinde müstevlî bulunur; işte o vakit Hak talebi ile tâlib olursun. (…) Ve cevâb-ı Hak her bir müşkil için birer birer, ayrı ayrı sualler def’aten ma’lûm ve müşkiller hall olur. (…) Vaktâki bahar onların cevabını bir tecellî ile verir. (…)

Hak Teâlâ Cemâl-i bâ-kemâlini bî-nikab gösterse, bizim ona takatimiz yoktur. (…)

Nazmen tercüme: “Gözümde hayâlin, dilimde adın, / Gönül gark-ı zikrin; bu mektûb kime?




Fîhi Mâ Fîh’den alıntılar

 

Hak Teâlâ’ nın Mecîd Kur’ân’da, âriflerin hâllerini şerh buyurduğu (Kalem 68/10) Yani “Hak ve bâtıl’da çok yemîn eden değersiz kimselere itaat etme” âyet-i kerîmesinden bu hâfızların nasıl koku almadıklarına taaccüb ederim. “Falan kimse böyledir, diye her ne söylerse dinleme” dediği için (Kalem 68/11-12) Yani “O mikdarsız kimse halkı ayıplama ve fesâd maksadıyla halkın kelâmını birbirine nakl, gamz ve insanları hayırdan men edicidir” âyet-i kerîmesi mûcibince kendisi gammâzın en a’lâsıdır. Ancak Kur’ân acîb bir sehhâr ve gayûrdur. Sihri öyle akd eder ki, hasmın kulağına anladığı gibi açık olarak okur. Halbuki onun hiç haberi olmaz. Kendini yine süratle çeker. Hatemallâhü (Bakara 2 / 7) (yani “Allah mühür basmış” âyet-i kerimesinde işaret buyrulan mührünün acîb bir letâfeti vardıtr. Kur’ân’ı işitirler, anlamazlar; bahs ederler / Allah latîfdir, kahrı latîfdir, mührü latîfdir. Fakat mührü bizim bildiğimiz gibi değil; onun açılması tavsîfe sığmaz. Ben eğer eczâmdan müteferrik (ayrılmış /dağınık) olursam, O’nun lutf-ı bî- nihâyesinin ve lezâzetinin mühr-küşalığı ve bî-çûnluğu ve fettâhlığı vâki olacaktır. Sakın hastalığı ve ölümü, benim hakkımda takbîh etmeyiniz; zîrâ o nikâb (perde) içindir. Benim bir eltaf (lutuflar) ve bir misilsiz kâtilim olacaktır. O çekilen bıçak veya kılıç ağyârın nazarını def’ etmek içindir; tâ ki yabancı menhûs nazarlar o kâtilin musâhibini (arkadaşını) idrâk etmiyeler.

Hayatını Türk İrfânına adayan mütefekkir:Cemil Meriç

 

Kaleme aldığı eserleri ve tercümeleriyle Türk Edebiyatında önemli bir yeri olan yazar, çevirmen ve mütefekkir Cemil Meriç kaleme aldığı eserleri ve tercümeleriyle vefatının 39. yılında anılıyor. Cengiz Yalçınkaya’nın yazısından alıntılar:

Yazar, çevirmen ve düşünür Cemil Meriç, Balkan Savaşı sırasında 1912’de Meriç nehri yakınlarındaki Dimetoka’dan Antakya’ya göçmüş bir ailenin çocuğu olarak 12 Aralık 1916’da Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Arapça, Fransızca, Kur’an, Tecvid, Ahlâk eğitimi de aldığı Reyhanlı Rüştiyesi’nde tamamlayan Meriç, ardından Fransız idaresindeki Antakya’ya giderek, Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu.

Cemil Meriç, “Benim Üniversitem” dediği lisede, Fransız ve Türk hocalardan özel dersler alırken, Ali İlmi Fani’nin klavuzluğunda Divan edebiyatını keşfetti.

Cemil Meriç’in “Geç kalmış Bir Muhasebe” başlıklı ilk yazısı, 1933’te yerel Yenigün gazetesinde yayımlandı.

Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu’nun da öğretmenlik yaptığı İstanbul’daki Pertevniyal lisesi’ne 1936’da geçen Meriç , bir yazısında bazı hocalarını eleştirmesi yüzünden 12. sınıfta liseden ayrılmak zorunda kaldı.

Meriç, aynı yıl Nazım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı.

Geçim sıkıntısı nedeniyle 1937’de gittiği İskenderun’un Haymaseki köyünde 9 ay öğretmenlik yapan yazar, ardından İskenderun Tercüme Bürosu’na sınavla reis muavini oldu. İlk çeviri kitabı, Balzac’ın “Altın Gözlü Kız” romanı 1943’te yayımlandı.

Cemil Meriç, 1938’de çeşitli geçici işlerde çalıştı, 1939’da ise Hatay hükümetini devirme iddiasıyla tutuklanıp Antakya’ya götüruldü; idam talebiyle yargılanan Meriç, iki ay sonra beraat etti. Aynı yıl 29 Haziran’da Hatay Türkiye’ye katıldı.

İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne 1940’ta başlayan yazar Meriç, üniversiteden çok kütüphanelere devam ettiği için bu bölümü bitiremedi. Meriç’in yazıları 1941’den itibaren İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası dergilerinde yayımlandı.

YAKINLIK VE KURBET Mertebesi

 

Fütûhât-ı Mekkiyye (İbn Arabî’nin Eseri, 17. Cild, s.51-53 arası) el-Karibu’l-Akreb ( Yakınların Yakını) İlahi İsmi

Allah’a en yakın olan / Bil ki O’nun kuludur O benim sırrımı bilir / Açıkladığımı bildiği gibi Deme ki ‘sen bensin’ / Allah’ta mazeretim ortaya çıksın Ben yakın bir kulum / Akrabam gibi varlığıma yakın O nefstir, sıkıntı var bende / Gönlümün daralmasına yol açar En yakın mertebe mertebelerin en üstünü / Fetret ehline ait zatı gereği O içinde uzaklık bulunan yakınlık / Sürçmeleri olduğu söylenen kimse için

Bu mertebenin sahibi Abdulakrab ile Abdulkarîb diye isimlendirilir. Allah el-Karîb’dir, çünkü bize şah damarından yakındır. Ayette ‘ben yakınım, dua edenin duasına icabet ederim (el-Bakara 2/186) denilir. Allah tenezzülüyle yakın olandır. Bu itibarla Allah Hz.Peygamber’in bildirdiği gibi Arş’tan yakın semaya tenezzül eder. Bu durumda Allah akrab, yani daha yakın olandır’ (Sebe,34/50) denilir. Allah tenezzülü ile yakın olandır. Bu itibarla Allah Hz. Peygamber’in bildirdiği gibi Arş’tan yakın semaya tenezzül eder. Bu durumda Allah akrab, yani daha yakın olan diye nitelenmiştir. Allah bize bizden yakındır; çünkü şah damarı bizdendir. Âyette geçen (hablü’l-verid ifadesindeki) habl is kavuşturan şey ve ip demektir;gerçekte kavuşturan ise Allah’tır, çünkü kavuşma O’nunla gerçekleşir. Biz O’nunla duyar, O’nunla görür, O’nunla ayakta durur, O’nunla oturur, 0’nunla irade eder, hüküm veririz; yoksa bütün bunlar şah damarına ait fiiller değillerdir. Bundan dolayı Allah bize şah damarından daha yakındır. Çünkü damarlara ait hükümlerin kendisine izafe edildiği şah damarının nihaî özelliği hayatın ve kanın aktığı yer olmasıdır. Allah bize yakınlığını şeriatında ifade ederken onu, bizi sûretinde yaratmış olmasıyla irtibatlandırmıştır. Sûretinde yaratmış olmakla bizi, benzerler menziline yerleştirmiştir; iki benzer birbirine zıttır. Bu itibarla bir zıt, zıddından son derece uzak olduğu kadar kendine özgü niteliklerdeki ortaklık nedeniyle ona son derece yakındır. Kul -Allah’ın bildirmesiyle- Allah’tan bu şekilde uzak olduğunu öğrendiğinde, Allah kendisine yakınlık yollarını kuluna açıklamış, bu uzaklıkla birlikte onun duyması, görmesi ve BÜTÜN GÜÇLERİ OLMUŞTUR. ALLAH’IN kulun güçleri haline gelmesi, KULUN Şârinin YAPMASINI EMRETTİĞİ İŞLERİ YAPMASIYLA MÜMKÜNDÜR. Kul zelil ve yoksul olduğu için (Hakka) zıt iken BUNA KARŞILIK SURETi BAKIMINDAN zıddının benzeridir. Kul sadece güçleri itibariyle odur VE BU GÜÇLER onun zatî tanımının parçasıdır. Nitekim âyette Allah ‘Sen atmadın, FAKAT Allah attı (el-Enfal 8/17) der . Burada suret ve anlam birlikte Allah’a aittir.

YAKINLIK ve YAKIN OLMAK 0’na ait / Kalb ve beden O’na ait Gerçekte taleb eden O / yalan söylemiyorum bil