Dünyâ Yurdunda Haşr ve Neşr

 

Bilinsin ki, ârifin kalbine ilâhî zâtî tecellî geldikde, onun varlığı, bu ilâhî tecellîde muzmahill (çökmüş) olur. Ve fenâ_fillâh dedikleri hâl budur; ve bu hâl “ölmeden evvel ölmek”tir. Bu hâli müteâkıb ârifin abdânî varlığının hükmü zâil ve mütelâşî (aceleci) olup hakkânî varlıkda zâhir olur ki, bu da fenâdan sonra bakâdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ hazretleri (Nisâ; 4/48)(“Tahkîkan Allah Teâlâ, izâfî varlığını müstakil bir varlık zannedip, Hakk’ın müstakil varlığı MUVACEHESİNDE İSBAT İLE KENDİ varlığını Hakk’ın varlığına teşrik eden kimsenin abdânî varlığını hakkânî varlığı ile gafr ve setr etmez. Ve bunun madunu olup bu izâfî varlığın şânından olan nakâis ve mezammı, kulun ezelî istidâdı GAFR VE SETRİ GEREKTİRDİĞİ TAKDİRDE, BU VECHİLE ma’lûm-i ilahi olan KULUN sâbit hakîkati muktezâsınca GAFR VE SETRE İlâhi irade taalluk eyler.” Şu halde ârif-i billah “Senin varlığın bir günahtır ki, diğer bir günah ona kıyas olunmaz.” mısdâkınca, kendi varlığını Hakkın varlığına teşrik etmez; ve Hak Teâla da kemâl-i keremiyle ONA tecellî buyurmakla, abdânî varlığı hakkânî varlığında muzmahil olur. Nitekim Mevlânâ (ra) bu makama işaret buyururlar. Tercüme: “Kıyamet davulunu çaldılar; sûr-i haşri üflediler. Ey ölüler, VAKİT GELDİ; yeni haşr erişti. kabirdekiler ba’s olunup zâhir oldu; sudûrda olan şeyler temyîz olunup meydana çıktı. Sûrun avazı geldi; rûh maksada erişdi.” Ve Şemsî-i Sîvâsî (k.s.) buyurur: Beyt: “Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan / Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan.

İlâhî sıfatların tecellîsi ile kulun sıfatlarının mahvolması, misâlen bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu sûretle ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı setr etmiştir: o dakikada o demir “Ben ateşim” dese doğru söyler. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı İbrâhim’in evâilinde (başlarında) mürûr etti. Abdin varlığı Hakkânî varlıkda gizli ve örtülü olduğu vakit, bu dünyevî neş’etde âhiret neş’eti üzre mahşûr olur (haşr olur). Zîrâ abdânî varlığının helâk olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun büyük kıyâmetidir ve Hak’la cem’ olduğu gündür. Dolayısıyla onun haşr günüdür. Ve mahbûs olduğu beden kabrinden menşûr olup ilâhî tecellînin bahşettiği ma’rifet sâyesinde Hak hakkındaki özel akîde kaydından kurtulur ve sâha-i vesîa-i ıtlâka perrân (uçan) olur.

Şu halde kim ki bu hikmet-i İlyâsiyye-i İdrîsiyye’ye ıttılâı murâd ederse -ki Allah Teâlâ onu iki neş’ette inşâ etti; Nuh (a.s.)dan evvel nebî idi; daha sonra ref’ olundu ve bundan sonra resûl olarak nâzil oldu; Allah Teâlâ onun için iki menzilet arasını topladı- aklının hükmünden şehvetine nüzûl etsin ve mutlak hayvan olsun; tâ ki ins ve cinnin gayri HER BİR dâbbenin keşfettiği şeyi keşfede. İşte bu vakitte O, hayvâniyyeti ile mütehakkık olduğunu bilir; ve onun alâmeti ikidir: birisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin muazzeb ve kimin mün’am olduğunu görür; ölüyü diri ve susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu vechile ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese kâdir olmaz. İşte bu zamanda hayvâniyyeti ile mütehakkık olur. Bizim bir şakirdimiz vardı ki, bu keşf, onun üzerine dilsizlik hıfz olunmaksızın, ona hâsıl olmuş idi; binâenaleyh hayvâniyyeti ile mütehakkık olmadı.

Yani Nûh (a.s.) dan evvel nebî olup semâya ref’ olunan İdrîs (a.s.), ba’dehû İlyâs nâmıyle resûl olarak Baalbek karyesine nâzil oldu. Allah Teâlâ onun için biri nübüvvet ve diğeri risâlet olmak üzere iki menzilet arasını topladı. İmdi kim ki ilyâs (a. s.)ın hikmetine muttali olmak isterse, aklının hükmünden, yani semâdan nefis ve şehvet mahalline, yani arza insin ve mutlak hayvan olsun. Yani eşyâda tasarruf husûsunda aklı müzâhim (sıkıntılı) olmayıp rahmânî vâridâta münkâd olan (boyun eğen) hayvan gibi olsun. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (as)’ın ruhâniyyeti onda müşâhede olunur; ve bu inkişaf indinde hayvâniyyet makamıyla tahakkukun nasıl olduğu bilinir; ve cismânî şehvetler ile tabiî lezzetlerden inkıta’ ile tekrar soyut akıl makamına intikale şâyân olur. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (a.s.)ın rûhâniyyeti onda müşahede olunur; ve bu inkişâf indinde hayvâniyyet makamıyla tahakkuku nasıl olduğu bilinir; ve cismânî şehvetler ve tabii lezzetlerden inkıta’ ile tekrar soyut aklî makâma intikâle şâyân olur. ve bu hayvâniyyet makâmıyla tahakkukun alâmeti ikidir: birisi, kabristan Ziyaretine gittiği vakit, kabrinde kimin muazzeb ve kimin mütenâ’im olduğunu müşâhede eder; ve meyyiti berzahî hayat ile diri olarak görür. Ve sâmiti (susanı) de melekûtî rûhânî kelimelerle mütekellim görür. Ve ka’idi, ma’nevî ve misâlî HAREKETLER İLE mâşî görür. Bu keşfin ikinci alâmeti de, (fethateyn ile) “hares” (dilsizlik) dir. O vechile ki gördüğü şeyi söylemek istese; söyleyemez. İşte bunlar hayvâniyetle tahakkukun alâmetleridir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Bizim bir şâkirdimiz vardı, ona BU KEŞF nasib oldu; velâkin DİLSİZLİK BELİRTİSİ vaki’ olmadığından keşfen vâki olan müşâhedelerini his dili ile tekellüm ederdi; bu sebepten hayvâniyyet makâmıyla mütehakkık olamadı.

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked