“İnsanın zâhiri ve bâtını vardır.”

 

Zîrâ insanı târif etmek istediğimiz vakit “hayvan-ı nâtık” deriz. “Hayvan” onun zâhiri ve “nâtık” bâtınıdır. İmdi insanın nefs-i nâtıkası ki, bâtını olduğu için görünmez; işte bu nefs-i nâtıka insanın zâhirinde müessirdir. Çünkü insanın zâhiri olan a’zâ ve cevârihı, nefs-i nâtıkanın hükmüyle müteharriktir. Meselâ insanın bâtını, “Haydi kalk, falan mahalle git; orada sana şu menfaat vardır” der. O kimse de kalkıp oraya gider. Bittabi’ oraya cismiyle azîmet eder. İşte onun zâhiri olan cisim müesserün-fîh olur. Demek ki insanın varlığı vâhidü’l- ayn iken onda biri etkin ve diğeri müesserün-fîh olmak üzere iki i’tibâr vardır.

İşte bunun gibi, âlem varlığı Hakk’ın zâhiri; ve Hak, âlem varlığının bâtını ve hüviyyetidir. Ve her ikisi vâhidü’l-ayn olan ulûhiyyet mertebesinin iki i’tibârıdır. Bundan dolayı her vechile etkin ancak Allah’dır. Ve her vechile ve her halde ve cemî-i hazrette müesserün- fîh olan dahi, ancak âlem dediğimiz Hakk’ın zâhiridir. İşte varlık meselesinin müessir ile müesserün- fîhe bölünmesi bu “inâsî hikmet”in rûhu ve zübdesi oldu. Zîrâ ancak bu bölünüm, Hak’la âlem arasındaki münâsebeti tefhîm eder (anlatır). Suâl: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) Fütûhât-ı Mekkiye’ den naklen Fass-ı Zekeriyyâvî’de “Muhakkak eser, mevcûd için değil, ancak yok olan için vâkı’ olur; ve her ne kadar mevcûd için olursa da ma’dûmun hükmü hasebiyledir.” buyurmuş idi. Oysa burada eserin izâfî varlığı ile mevcûd olan âlem hakkında vâkı’ olduğunu beyan buyurur. Bu iki kelâm yekdiğerine muhâlif olmaz mı? Cevap: Fass-ı Zekeriyyâvî’de misâl ile îzah olunduğu üzere, eserin ma’dûm için olması ahadiyyet mertebesi’ne göredir. Zîrâ ahadiyyet mertebesinde ahadî zâtın bütün nisbedleri kendi zâtında mahv, müstehlek ve ma’dûmdur. Dolayısıyla burada etki, işbu ademî nisbetlerin, varlığa isti’dâdları hasebiyle, nisbetler sâhibi olan Hak’tan varlık taleb ettikleri vakit, Hak tarafından “Kün!” kavlinin sudûrundan ibâret olan eser, her ne kadar Hak varlığı için sâbit olursa da, bu sübût, yok olan anılan nisbetlerin hükmü hasebiyledir. Buradaki etki ise, vâhidiyyet mertebesine göredir. Ve Hak , isimler ve sıfatların birliğidir;  ve bu mertebede ismi “ALLAH”dır. Ve bu ulûhiyyet mertebesi, etkin olan tüm ilâhî isimleri imkân mertebesinde esmâdan edilgin olan bilcümle mazharları toplayıcıdır. Dolayısıyla burada etki, faal isimlerden, münfail mazharlaradır. Böyle olunca iki kelâm yekdiğerine muhalif olmaz. Evvelki kelâm başka bir hakîkati ve ikinci kelâm ise diğer bir marifeti bildiren olmuş olur.

İmdi sana bir vârid, yani Hak etkisi olduğu vakit, sen her şeyi kendi aslına ilhâk et (kat )! Meselâ varlık, ilim ve kudret gibi ilâhî kemâller gelirse, bunlar hazret-i ilâhiyyeden vârid olmuş düşünüleceğinden, sen o kemâlâtı kendi aslı olan ilâhî hazrete ilhâk eyle! Ve fakr, acz, açlık ve susuzluk gibi kevnî eksiklikler vârid olursa, bunlar imkân âleminden vârid olmuş sayılacağından sen, o eksiklikleri kendi aslı olan âleme nisbet eyle! İşte Cenâb-ı şeyh (r.a.) misâl olarak îrâd edip buyururlar ki: İlâhî muhabbet abd cânibinden vâkı’ olan nevâfilden münbais oldu. Böyle olunca ilâhî muhabbet vâridi nevâfilden ( nâfile’nin çoğulu) ibâret olan müessir ile, Hak’tan ibâret bulunan müesserün-fîh arasında hâsıl olan bir eserdir. Ve Hak bu ilâhî muhabbetten dolayı, kulun sem’i, basarı ve kuvâsı (kuvvetleri) oldu. Bu eser lisân-ı şer’in nâtık olduğu bir mukarreR eserdir ki, sen şer’a iman etmiş isen bunu aslâ inkâr edemezsin; ve eğer inkâr edersen sana mü’min denmez, zîrâ şerîatı inkâr etmiş olursun.

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked