admin Posts

İshâkî kelimede içkin “Hakkî Hikmet”in Beyânında olan Fas’tan alıntılar

 

“Ma’lûm olsun ki, tümel ilmî ma’nâ kitabın anası’ndan, âlemin kalbi mesâbesinde olan “levh-i mahfûz” (Allah tarafından takdir edilen şeylerin yazılı bulunduğu manevî levha; ilâhî ilim) âlemine iner; ve ondan da “misâl âlemi”ne gelir. Daha sonra his âleminde cesedleşmiş olup hissî gözle görülür. “Misâl âlemi”, ulvî âlemden süflî âleme; ve bâtından zâhire ( görünmezden görünüre); ve ilimden ‘kevn’e (varlığa) inen varlığın dördüncü mertebesidir. Buna “mutlak hayâl âlemi”; ve insanın varlığında olan hayâle de “mukayyed (kayıdlı / sınırlı) hayâl âlemi” derler. Ve insânî hayâlin bir tarafı misâl âlemine, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine muttasıldır (kavuşan / bitişen). İster mizac bozukluğu sebebiyle ve ister uyku sebebiyle olsun, eğer insanın hayâline süflî yönden, yani bu içinde bulunduğumuz kevn âleminden, bir sûret nakşedilmiş olursa, hakikati yoktur, karışık rüyalardır. (…) Ve misâl âleminden inen sûretler, eğer tâbire muhtaç olmayıp his âleminde aynıyla zuhûr ederse buna “soyut keşif” derler. Ve eğer görülen hayâlî sûretler, kendisine münasebeti olan hissî sûretler ile tâbire muhtaç olursa, buna da “muhayyel keşif” derler. Ve insânî hayâle süflî yönden yansımış olan sûretlere de “soyut hayâl” denir.

İsmail Kara’nın “Tek Sayfalık ‘Kitap’lar Ve Medrese Eğitim Sistemiyle İrtibatları Üzerine Birkaç Not”

 

Prof. Dr. İsmail Kara‘nın bu yazının da başlığını alıntı olarak teşkil eden başlık altındaki yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

” Modernleşme döneminin ve yeni b/ilim, eğitim ve kitap anlayışlarının, ilim-bilgi-telif problem’lerinden biri haline getirdiği şerh ve haşiye tasavvurlarıyla bir düşünce tarihi meselesi olarak uğraşırken önüme gelen meselelerden biri de on küsur telif türünü içine alan şerh ve haşiye metinlerinin, notlarının yazma ve basma kitaplarda nasıl yerleştirilip konumlandırıldığı ve bunların esas metinle ilişkilerinin mantığı ve görsel-şeklî tarafları idi. Aslında klasik dönem metinleriyle bir miktar haşir neşir olmuş, bazılarını ders olarak okumuş, kütüphanelerde ve sahaflarda çokça örneğini görmüş ayrıca yayıncılık yapmış, kitap tasarımlarıyla uğraşmış biri olarak bu kitapların görünen yüzlerine, eşkaline bütünüyle yabancı değildim. Fakat bir başka zaviyeden bakmaya başlayınca klasik dönemde giderek gelişen kitap (sayfası) tasarımlarının çeşitlenip gelişmesinde ve önemli bir kısmının aynı zamanda estetik bir hüviyet kazanmasında, nihayet bütün bu hususiyetlerin matbaa / matbu kitaplar devrinde devam etmesinde şerh ve haşiye türlerinin ne kadar etkili olduğunu da farkettim.”

“Şerh ve haşiye meselesinin muhtevasına bitişen, eklenen yeni bir ilgi alanı daha teşekkül etmişti benim için. Arapça, Farsça, Türkçe yazma ve basma (husûsen taş baskısı) kitaplara bu gözle de bakmaya, bazılarını edinmaye, edinemeyeceklerimin örnek sayfa taramalarını almaya başladım. (Şerh ve haşiye geleneği ve bunlarla ilgili kitap tasarımları sadece bizim kültürümüze ait bir şey olmadığı için Avrupa’da yazılmış ve basılmış kitaplara dair görselleri de bu gözle tetkik eder oldum. Nihai değerlendirme yapacak durumda olmamakla beraber hem sayfa tasarımlarının taşıdığı çeşitlilik yahut farklı bilgi, yorum, not ve kaynak unsurlarının hamişlere /marjlara, bazen metin içlerine / satıraralarına yerleştirilmesi hem de estetik kapasite itibariyle İslâm dünyasında ve Osmanlılarda yapılan denemelerin Batıdakilerden daha vasıflı olduğu intibaına sahip olduğumu belirtmek isterim).”

“Bu zevkli ve keşiflerle dolu zor yolculukta fark ettiklerimden biri de bazı metinlerin, onların bazı kısımlarının aynı zamanda veya tek başına şekil-çizim-şema haline getirilmesi oldu. Bu da uzun bir bahistir ve kitap-sayfa tasarımı yanında eğitim anlayışı ve ders kitabı / yardımcı ders kitabı fikriyle ve arayışlarıyla da alakalıdır.”

” ‘Tek sayfalık kitaplarla karşılaşmam, daha doğrusu onları kitap olarak fark etmem de şerh ve haşiye deryasının, kitap-şekil-çizim takibinin bereketli bir armağanı oldu. Ayrıca bugüne kadar kalem beyaz bir sayfa gibi duruyordu.”

“Tek Sayfalık Kitap Olur mu? Birçok dil ve kültürde öncelikli olarak kutsal kitabı hatırlatan kitap kelime-kavramı için Türk Dil Kurumu sözlüğünün verdiği ilk karşılık “ciltli veya ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü” dür. Yaygın bir karşılıktır bu. Nitekim Şemseddin Sami de hayli zaman önce “yazılmış veya basılmış ve bir kapın içinde dikilmiş kâğıtlar mecmûu tarifini veriyor. Ondan yaklaşık yarım asır önce Redhouse da benzer karşılıklar verecektir.

“Beraber ciltlenmiş birkaç kâğıt varakları ve yazılıp yahut basılıp bir yere cem olunmuş mebâhis.”

“Bu tariflerde şimdilik bizi ilgilendiren öncelikli husus kitabın tek sayfalık değil birkaç sayfadan müteşekkil yazılı-basılı bir nesne olmasıdır. En azından katlamalı 4 veya 8 yahut 16 sayfalık yazılı-basılı bir metin… (Bir forma teknik olarak 16 sayfadır. Baskı makinasının, kâğıdın veya sayfa ebatlarının büyüklüğüne göre 8 veya 32 sayfalık formalar da olabilir.) Kitapla risâle, mecmua, broşür arasındaki teknik farklar ve nüanslar da biraz bu sayfa sayısıyla alakalıdır. Yeni tarifler değişmedi ise kütüphanecilikte de tek sayfalık yazılı ve basılı evraka, kâğıda, muhtevası ne olursa olsun kitap denmiyor.”

Prof.Dr. İsmail Kara’nın “Derin Tarih”dergisinin Temmuz 2024 sayısında çıkan “Bir Hatıratın Hissiyatı ile Verdiği Malûmat Arasındaki Münasebetler Üzerine…” başlıklı yazısından bazı alıntılar

 

“Mahir İz hocanın YILLARIN İZİ kitabı kıymetli ve büyük bir hatırat. Zira Mahir hoca memalik-i Osmaniyeyi dolaşmış bir ilmiye ailesine mensup. Milli Mücadele yıllarında Ankara’dadır ve I. Meclis’te zabıt kâtibidir. Akif başta olmak üzere ulemâdan, fuzelâdan, şuarâdan, siyâsiyyûndan, ehl-i kalemden birçok ismin dostu olmuştur. Ayrıca İstanbul İmam Hatip Okulu ve İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hocalık yapmış, sohbet halkaları oluşturmuş, bazı kültürel ve sosyal faaliyetlerde öncülük yapmıştır.

Dolayısıyla biyografi tutkunlarının, edebî kültür ve şiir meraklılarının, Cumhuriyet devrinde dinle ilgili meselelerin, din eğitiminin ele alınma biçimleriyle uğraşanların bu hatırattan öğrenecekleri çok şey var.

İsmet Özel’in “Üç Zor Mesele” kitabından (TİYO 2. Baskı, Eylül 2014) alıntılar

 

Bu üç zor mesele şunlar: TeknikMedeniyetYabancılaşma.

“Bir şairin şiiri merkeze almaksızın kaleme aldığı nesirlerden oluşan ilk kitabına on yedi yıl sonra yeni bir önsöz yazmasını hayra yormalı mı? Üç Mesele’nin hâlâ okunuyor, aranıyor olması belki yazarı için bir hoşnutluk vesilesi sayılabilir. Öte yandan, kitabın ortaya çıkmasının saikları göz önüne alındığında olayın düşündürücü yanları var: Üç Mesele‘nin ülkemizdeki Müslümanlar katında derinlemesine ve genişçe yeniden ele alınması beklentiler arasındaydı. (…) Yabancılaşma kuramına dayanılarak ortaya çıkan yakıştırmacı söylem yerini Müslümanlara has itikadî bütünlüğün besleyiciliğine bırakılabilirdi.

Türkiye’de düşünce kendine koruyucu bir ortam sağlayıncaya kadar tefekkürün muhtaç olduğu geçmişe ve geleceğe dönük rabıtalar özlemimiz olmakta devam edecek anlaşılan. (…) İnsanlara mahsus direnci ve dünyaya teslimiyet gösterenlere karşı başkaldırıyı teşhis etmemize yarayacak işaretler korunabiliyor. Belki de Üç Mesele bu işaretlerden izler taşıdığı için hâlâ okunuyordur. Kitabın yazarının hoşnutluğu ola ki ülkemizdeki Müslümanların atılım ve direnç için elverişli duyarlığı korumalarından doğmaktadır.” (İsmet Özel 7.7.1995 Çengelköy BEŞİNCİ BASKI İÇİN ÖNSÖZ’den)

“İbn Arabî’yi Niçin Severim”

 

Prof. Dr. İsmail Kara‘nın “TÜRKİYE’DE İSLÂMCILIK DÜŞÜNCESİ 2 Metinler Kişiler İlaveli 4. Baskı dergâh yayınları” kitabının İBN ARABÎ’Yİ NİÇİN SEVERİM başlıklı Mehmed Ali Aynî’nin Şeyh-i Ekber’i Niçin Severim, s.47-53 (1341-1339). yazısından yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

İnsan

İbn Arabî Fusûs‘unda ilâhî hikmet’i Âdemî kelimeye tahsis ediyor. Niçin? Zira mahlukat içinde en son yaratılmış olan Âdem’dir. Jeoloji ( arz ilmî) haber veriyor ki dünyada başlangıçta hayat yoktu. Hayat belirtileri görülmeye başladığı zaman, önce basit bazı bitkiler, bitkilerin türleri yetiştikten sonra hayvanların en basiti ortaya çıkmış; yani kolsuz, ayaksız, gözsüz, midesiz bazı şeyler. Bir tarih-i tabiî müzesine girince mahlukat silsilesinde basitten mürekkebe, nakıstan mükemmele doğru olan seyir ve terakkî pek bâriz bir şekilde görülür. Bu pek uzun tekâmül devirleri içinde nihayet zamanı gelince ve muhit, gerekli ve müsâit şartları elde edince insan ortaya çıkmış. Yani iradeli hareket eden, hisseden, olayların sebeplerini düşünerek tabiatın kanunlarını keşf edebilen mahlûk, varlık alanına çıktı. Fakat o ana kadar cansızlar, bitkiler ve hayvanlar hepsi tabiatın zebunu (zayıf, güçsüz, âciz) ve mağlubu oldukları halde onlardan pek bâriz bir derecede seçkin olan bu yeni mahluk (insan) derhal tabiata tasarrufa başlamış. Toprağı işlemeye, hayvanları zaptetmeye ve emri altına almaya; suları, rüzgârları, ateşi ve daha nice tabiat kuvvetlerini kendi emri altında istihdam etmeye, muhtelif eşyayı bir araya getirerek yeni yeni cisimler meydana getirmeğe muvaffak olmuştur. Bu muvaffakiyetin hududunun olmadığına, bugün binlerce kilometre mesafeden, arada hissî ve maddî diyebileceğimiz vasıta olmaksızın fikir alışverişi ve konuşma yapmanın gerçekleşmesi yeterli delildir.