admin Posts

Merhum Hasan Basri Çantay’ın “Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm”inden on âyet meâli

 

De ki: Sizi Allah diriltiyor. Sonra sizi O öldürüyor. Bil’âhire (sonunda) yine sizi, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan kıyâmet gününe O (getirip) toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bu hakikati) bilmezler.” (elCasiye , 45/26)

Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer îman eder, (şirkden) sakınırsanız size mükâfâtlarınızı verir. O, sizden mallarınızı (n tamâmını) da istemez. “( Muhammed S.a.v., 47/36)

Andolsun ki sen (dünyâda) bundan gafletde idin. İşte senden perdeni kaldırıp açtık. Bugün gözün (ne kadar) keskindir! ” ( Kâf, 50/22)”

İşte âhiret de, dünyâ da Allâh’ındır.” (En-Necm, 53/25)

Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. ( En-Necm , 53/39)

Hakikat şu: Güldüren de, ağlatan da O’dur. ” (En-Necm , 53/43)

O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? (Er-Rahman, 55/25)

De ki: Sizin hakikaten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu!) o size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz), gizliyi de, âşikârı da bilen (Allâh) a döndürüleceksiniz de O, size neler yapardınız, haber verecektir. ” ( El-Cum’a, 62/8)

Ey îman edenler, sizi ne mallarınız, ne çocuklarınız Allâh’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir. ” (El-Münâfikûn , 63/9)

Gerçek (şu ki), kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman olan kişiler (yok mu!) İşte onlar doğru yolu ara(yıp bul) muşlardır. ” (El-Cin, 72/14)

“Dirilt Ölüyü O Kalbindir”

 

Şems-i Tebrizî‘nin (h.582/m.1186-h.645/ m.1247(?) bir sözüdür başlığı teşkil eden cümle. Tâhirü’l-Mevlevî‘nin (m.1877-1951) tercüme ettiği, bir deftere Osmanlı Türkçesiyle elle yazılmış 1947 tarihli, “Menâkıbü’l-Ârifîn’de yer alan Makalât-ı Şems-i Tebrizîden on faslın tercümesi” başlıklı eser Hilmi Beyca tarafından, bu söz ismi olmak üzere bir kitap olarak yayına hazırlanmış ve Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıkmıştır (1.Baskı, Ekim 2020). O kitabın birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

“Hak Sübhanehu ve Teâlâ bütün halktan üç şey ister. Biri itaat, ikincisi makbul amel, üçüncüsü hatırda tutmaktır. İtaat imandır, amel makbul ubûdiyettir (kulluk), hatırda tutmak ise marifettir (cüz’î, özel ve ayrıntılı bilgiler; ‘marifet’in karşıtı, ‘inkâr’)”. (s. 17)

“Ârifin nişanı (alâmeti) üç şeydir: Birincisi kalbin fikri ile, ikincisi kalıbın (beden) hizmeti ile, üçüncüsü gözün kurb (manevî yakınlık) ile meşgul olmasıdır.”(s.19)

“Rızık taksim ve takdir edilmiştir. Ecel malûmdur. Harîs (hırslı, tamahkâr) mahrumdur. Hasis mezmûmdur (yerilmiş). Hasud (kıskanç, hased eden) mahrumdur. “(s. 25)

“Niyaz sıkılmayı, kibir dini izâle eder (giderir).” “Her nereye tamah gelirse toplama hırsı gelir.” “Eğer cisimden geçer de ruha erişirsen hâdis (sonradan var olan) bir şeye vâsıl olursun. Hak ise kadîmdir (başlangıcı olmayan, her şeyin yaratıcısı). “(s. 27)

“Hz. Mevlânâ’da güzel bir cemâl ve lütuf vardır. Bende ise hem cemâl hem çirkinlik mevcuttur. Mevlânâ benim cemâlimi gördü. Çirkinliği göremedi. Bu defa onu da görmesi ve beni tamâmıyla anlaması için huysuzluk ediyorum.” (s. 32)

“Yarlıganmış (bağışlanmış) bir kimse ile yemek yiyen de mağfur (affedilen) olur. Bu yemekten murad öbür cihanın gıdasını yemektir.” (s.37)

“Müslümanlık heva ve hevese muhalefet, kâfirlik ise ona uyma, tâbi olmadır.” (s. 38)

“Bir kimsenin yüz bin türlü ilme vukufu olsa sâlih ameli bulunmayınca Allah’a iftikârı (fakirliği/muhtaçlığı) ve âhirete güzel bir itikadı bulunmaz.” (s. 41)

M.İbn Arabî’nin el-Fütûhat’ında tasavvuf ve hikmet irtibatına dâir sözleri

 

” Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Tasavvuf ahlâkıyla bezenmiş kimsenin hakîm (hikmet sâhibi) olması şarttır, olmazsa onun tasavvuftan nasibi yok demektir. Çünkü tasavvuf hikmettir, hikmet ise nebevî (Peygambere âit) ilimdir. Bu tespitlerden sonra meseleyi muallakta bırakmayarak kendine göre doğru hikmetin yerini de şöyle belirler: ‘İşleri ve hükümleri gerçek vaz’ olundukları (konuldukları) yere, sebepleri de gerçek mekânlarına yerleştiren ve yerlerinden oynatılması gerekenleri de yerlerinden çıkaran gerçek hukemâ (hakîmler), melâmetiyyedir ki bunlar Allah yolunun yolcularının (ehlu tarîkillah) seyyidleri ve imamlarıdır, önderleridir. Âlemin Seyyidi de (Âlemin Efendisi) onlardandır ve onlarladır, -ki o da Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed’dir(sav)’ ve ‘ …işte bu hikmettir ve ehlullah yani resûller ve velîler de gerçek Hakîm’ lerdir. (el-Fütûhât, II/16,523) “(İbn Arabî Düşüncesine Giriş Şeyh-i Ekber, Mahmud Erol Kılıç, Sufi Yay., s. 131-132)

“Kapitalizm ahlâken güvenilmeyecek insanların bir hâkimiyetidir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Bir Milletin Başka Bir Millete Ettiği (I)” başlıklı ve 3 Safer 1443 (10 Eylül 2021) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=87&KatId=5) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan (bunlardan biri de başlığı oluşturuyor) ibâret olacak bu yazı. Bu önemli ve seçkin yazının tamamının okunmasına bir mütevazı teşviki olabilir ümidiyle.

” (…) İnsanın insanı yetiştirme tabirinin yerine oturmadığını ve insanın yetiştirdiği şeyin nebat ve/veya hayvan türü bir şey olması gerektiğini yıllardan beri söylerim. Biz insanlara olduğumuz şekli tercihlerimiz verir.
Dünya hayatına daldıktan sonra sebebine vakıf olamadığımız seçmeler güder bizi. (…) Buraya kadar ne yazdıysam hepsini iyi anladınız mı? Buna pek ihtimal vermiyorum. İnsanın insanla kaynaşmasına değil, insanın insandan farkına parmak basarak bu yazıya başladım. (…) Erliği ve dişiliği uzlaştırmak ne mümkündür, ne de gerekli. İslâm dışındaki bütün kültürlerin böyle bir uzlaşmadan medet umduklarını hatırdan çıkarmamak lâzım. (…)

Fusûsu’l-Hikem’den ‘kazâ’ ve ‘kader’e dâir bilgi

 

“Bil ki, ‘kazâ’ Allah’ın eşyâda (şeylerde) hükmüdür. Ve Allâh’ın eşyâda hükmü, Allâh’ın eşyâya ve eşyâda olan ilminin haddi (tarifi/sınırı) üzeredir. Ve Allah’ın eşyâda olan ilmi de, ma’lûmât (bilinenler) nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyseler, o ma’lûmâtın Hakk’a i’tâ ettikleri (verdikleri) şeyin haddi üzeredir.

Yani Hak ahadiyyet zâtında mündemic (içkin) olan bütün ilâhî sıfatları ve isimlerinin kuvveden (potansiyel hâlinden) fiile zuhûrunu (görünür olmasını) murâd eyledikde, rahmânî nefesle, o esmânın (isimlerin) zuhur yerlerinin sûretleri ilâhî ilimde peydâ ve herbirerleri ilmen müteayyin (belirlenmiş) olup, birbirinden mümtâz (seçkin) oldular. Ve ilahî isimlerden her birinin kabiliyeti ve özelliği ne ise, o sûretlerin her biri de tâbi olduğu ismin kabiliyet ve özelliğine sâhip oldu. Ve o eşyâ, saâdet ve bedbahtlıktan, îman ve küfürden, ikbâl (tâlihlilik) ve tâlihsizlikten, kemâl ve noksandan ve diğer hâller ve gerekli şeylerden ilahî ilimde ne sûret üzerine belirlenmiş oldular ve Hak onları ne sûret üzerine bildi ise, onlar hakkında o sûretle hükm eyledi. Demek ki Hakk’ın bilinen şeyler üzerindeki hükmü, o şeyler zâtî istidâdlarıyla Hakk’a ne vermiş iseler, o verdikleri ilmin sınırı üzeredir. İşte ‘kazâ’ budur; ve bu hükümde tevkît (vaktini belirtme) yoktur. Zîrâ bu hüküm, Hakk’ın zâtının ‘ayn’ı (hakikati) olan ilâhî ilimde nefisleriyle yok olan şeyler üzerinedir. O mertebede ise zaman ve mekân yoktur.

Ve ‘kader’, şeylerin ‘ayn’ında (hakikatinde) ve nefsinde sâbit olduğu şey üzerine, hükmün fazlalık olmaksızın vaktini belli etmedir.