admin Posts

Günümüzde edebiyata ve siyasete ilişkin yazılar arasındaki uçurum

 

Hangisi daha çok? Elbette siyasete ilişkin olanları. Siyasete dair olanların çoğu da mevcut siyasî iktidara tam karşı olan gazetelerin köşe yazarlarına ait. Böylesi yazılara ne siyasî iktidardan, ne de iktidar yanlısı gazete yazarlarından tepki ve karşılık neredeyse görünmüyor. Bir bakıma iyi de oluyor; çünkü iyi niyetle kaleme alınmış yazılar değil onların çoğu; siyasi iktidarı yıpratmak, karalamak üzere her türden ve aşağı düzeyden bir ortak saldırı anlamında öylesi yazılar.

Son bir- birbuçuk aydır sosyal medyaya yansıyan videolar, köşe yazıları, hemen hepsi siyasî iktidara muhalif ve o iktidarın son bulması için büyük bir çaba gösterildiğini ortaya koyan etkinlikler, yırtınmalar şeklinde. Muhtevaları okuyanlara edebî, fikrî, felsefî, ahlâkî değer katmaktan, bu anlamda etkileyici olmaktan çok uzak. İsimler olarak bazılarını eskiden kendilerine inanç ve dünya görüşü itibariyle yakın bulan gazete yazarları şimdilerde onlara çok uzak duruyorlar ve onları kimi karanlık çevrelerin temsilcileriyle bile ortak hareket edebilen köşe yazarları olarak görüyorlar. Böyle bir kaotik ortam söz konusu son haftalarda.

Şahsen her hafta bir yazısını ‘en iyi yazı’ olarak okuduğum şair İsmet Özel iyi yazı kıtlığı bâriz olan son aylarda / haftalarda, sağ olsun, iyi yazı nasıl olur, onu unutturmuyor kendisine ilgi duyanlara ve dua edenlere.

Sosyal medyaya akseden gazete yazılarının ise ekserîsi yukarıda belirtmeye çalıştığım türden belli maksatla kaleme alınmış yazılar ve/veya sanki öyle yazıları kaleme alanlar ile, önceden nasıl biliniyor olurlarsa olsunlar, ortak çıkarı olanların yazıları.

“Memnuniyetsizlik her türlü sıkıntının kaynağıdır.”

 

İsmet Özel‘in, İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “İki Dünya Savaşı, Savaşların Dünyası, Dünyaların Savaşı” başlıklı ve 22 Zilkâde 1442 (2 Temmuz 2021) tarihli yazısından (http://istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=79&KatId=5) yer yer yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. Başlığı teşkil eden cümlenin anlaşılması da ilk paragraftan o da dâhil, aktaracağım şu cümleler bağlamında daha kolay olacaktır:

“Nereden geldiğimizi ve giderek niçin geldiğimizi bilmiyorsak nerede bulunduğumuzdan hiç haberimiz olmaz. Bulunduğumuz, bulunduğumuzu var saydığımız yer bulunmaktan memnun olduğumuz yer olsa gerek. Bir sebeple yerimizden memnun değilsek ne olacak? Kendimizi şuurla farkına varamadığımız bir sebeple huzursuz hissedebiliriz. Memnuniyetsizlik her türlü sıkıntının kaynağıdır. Daha kötüsüne uğramak korkusu bize can havliyle bir kaçamak aratır. Temeldeki memnuniyetsizlik giderilemez diye düşündüğümüz zaman hileli yollara sapmaktan medet umarız. Bir süre sonra hileler hayatımız olur ve hilesiz yaşama teşebbüsüne dalanların gizli veya açık düşmanı kesiliriz. (…)

(…) Nefes almaksızın varlığımızı teşhis edemeyiz. Demek ki, insan oluş hikâyesi halde ve istikbalde bir şekil almaktan mahrumsa üzerinde konuşulmağa değmez. Bizi halde ve istikbalde kaynaştırarak biz yapan edebiyattır. Edebe riayet etmeden insan olma yutturmacasının sonunu getiremeyiz. Dolayısıyla her ne surette olursa olsun edebiyata yapılan bize yapılmıştır. Belki bu yüzden İkinci Yeni şiirinin seferberliğe takılı kalmış Türk kafasına Alman Harbi penceresi açtığı iddiasına sahip çıktım. (…)
Kıyamet gününde hesabı dünyada geçirilen günlerin değerini bildiğimiz kadar kolay vereceğiz.


Din günü dünyada günler geçirmenin beyhude olmadığını bize öğreten gündür. Neler yapmış olursak olalım hepsinin hesabını Allah’a vereceğiz. Zihnimizi hesap verme kavramından uzak tutarsak aleyhimizdeki bütün işlerin kabahatini ötekine, çevreye, kendimizden başkasına yükleyebiliriz.  (…)

“İnsanın iç vatanında hakikatin düşmeyen bir kalesi var”

 

Gökhan Özcan‘ın Yeni Şafak gazetesinde çıkan “Hakikat terk etmez insanı” başlıklı, 1 Temmuz 2021 tarihli yazısından alıntılayacağım bazı cümlelerden oluşacak bu yazı. İlk alıntıladığım da başlıktaki cümle.

“Ne kadar yalana bulanırsak bulanalım, içimizde gerçeğe sadakatini yitirmeyen bir şey, bir yer var. En kötülükle dolu insanın bile içinde nedamet duyduğunda arayıp bulabileceği bir iyilik sığınağı var. Bütün cepheler düşse, yalanın askerleri her yeri işgal etse de, insanın iç vatanında hakikatin düşmeyen bir kalesi var. (…), yalanın karanlığı varlığının her yanını gölgelese de, hakikat adına her şeyi yeniden başlatacak tohum duruyor içimizde. (…) Hakikat insanı hiç bırakmıyor aslında, o hakikati her fırsatta bırakıyor olsa da.”

Yazının, Mihail Bulgakov’un “Usta ve Margarita’da ifade ettiği cümlelerinden alıntılanan bölümünden de iki cümle: “En büyük hatanız insan gözündeki manayı küçümsemeniz. Şunu anlayın, dil gizleyebilir hakikati, ama gözler asla! (…)”

‘İçselleşmiş yalan’ hakkında yazarın şu ifadesiyle bitireyim yazıyı: “Alışmışlardır onlar hakikate ihanet etmeye, yalanı sıradan bir şey gibi söylemeye. (…)”

Son haftalarda medya mensuplarından adı sosyal medyada görünenler kötü sınav verdiler!

 

Siyasî iktidara ve bazı siyasetçilere sosyal medyaya yansıyarak da olsa karşı çıkmanın elbette âdâbı ve seviyesi olmalı değil mi? Ama öyle olmuyor. Adları, yazdığı gazetelerden bilinse de bilinmese de bazı isimler, son haftalarda adı sosyal medyanın odağındaki isme/isimlere ilişkin ve onu/onları muteber sayarak, dediklerine iktidardaki Parti’nin lideri ve Cumhurbaşkanı olan şahıs da dâhil Parti’nin ileri gelenlerinin cevap vermesini yani onu/onları muhatap kabul etmelerini ister beyanlarda bulunuyorlar. Keza Deniz Baykal’ı da kızı dolayısıyla hedef alıp iddialarına muhatap olmasını, cevap vermesini isteyenler var.

Böylesi şartları fırsat bilip siyasetle ilgili, siyasetin içinde olan ünlü isimleri yıpratma amacı ister istemez akla gelmez mi?

Dinî, edebî, felsefî, İlmî, fikrî youtube konuşmalarından istifade etmek üzere o ortamda meşgulken insanlar, sanıyorum ister istemez karşılarına çıkan böylesi haberler, yazılar çoğunu irkiltiyor, ürpertiyordur ve inandırıcı gelmiyordur onlara bunlar. Böylelerinin özellikle ünlü isimleri karalamak amaçlı bir ortamdan istifadeye çalıştıkları ihtimalini en azından aklından geçiriyor olmalı insanlar.


Siyasetçilerin birbirlerini siyâset ortamında eleştirmeleri, ciddî ve ispatlanabilir gerekçelerle suçlamaları olabilir elbette ama böyle sosyal medyada, hele birilerinin odak(lar) teşkil ettiği bir ortamda, fırsat kollarmış gibi siyasetçileri yıpratmaya dönük yayınlar iyi niyet, dürüstlük ve ciddiyetten uzaklık izlenimi veriyor.

“Ma’lûmun olsun ki, ‘akıl’ dediğimiz ilâhî nimetin ihâta ve idrâk edemeyeceği bir şey yoktur.”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (m.1165-1240) Tedbirât-ı İlâhiyye adlı eserinin Ahmed Avni Konuk (m.1868-1938) tarafından tercüme ve şerhi yapılmış(1922-1925), o eser de Prof. Dr. Mustafa Tahralı tarafından günümüz Türkçesiyle yayına hazırlanmıştır (6.Baskı, 2013).

Bu eserden ‘akıl’ la ilgili bölümden yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

İlk alıntılama (s.56) bu yazının başlığını teşkil etti.

“Aklın en aşağı mertebesi ‘akl-ı maâş’tır. Bu akıl tabiat âleminde mahsûr kalan kimselerin, yani zâhir ehlinin aklıdır. Şehâdet âleminin üstündeki âlemin hâllerini idrâk edemediği için onları ‘uzak görülen’ , ‘olacağı sanılmayan’ görür. ‘Bilakis onlar ilmini kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine aslâ gelmemiş olanı (Kur’anı) yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı.’ (Yunus, 10/39) Eğer akıl ilim ve irfân ile terbiye olunup terakki ederse ‘akl-ı maâd’ olur. Bu akıl şehâdet âleminin üstündeki âlemlerin hâllerini de idrâk eder. Her iki aklın da farklı mertebeleri vardır. Ancak bu farklılık akl-ı külle (tümel akıl) ulaşıldığında ortadan kalkar. Nebîler (aleyhimü’s-selâm) ile onların vârisleri olan tahkik ehli kâmillerin akılları ‘akl-ı kül’ dür. Onun için onların idrak ettikleri şeyleri süflî (aşağı) mertebelerde olanların akılları idrâk edemez. Ve idrak yokluğu veya yetersizliği sebebiyle itiraz ve inkâr ederler. Ancak akılların bu mertebelerini bilen kimseler, onların haber verdikleri şeyin hakikatini idrak edemeseler bile, o hakikatleri tasdik ve teslim eylerler.” (s.56)