admin Posts

CNN TÜRK’teki bir Canlı Yayın (tartışma) üzerine sıcağı sıcağına kısa bir izlenim notu

 

Epeydir böyle programlar izlemiyordum. Bu kez izleme gafletinde bulundum. Ömer Lütfü Avşar, Hakan Bayrakçı, Hadi Özışık ve Nedim Şener’in katıldığı, Başak Şengül’ün yönettiği program bir sâkinlik yansıtmadığı gibi baskın olarak sağduyu da yansıttığı söylenemez sonuç olarak.

“Doğa ile oyun olmaz”

 

Bu gün (3 Mayıs 2020) Yeni Şafak’ta çıkan Rasim Özdenören‘in yazısının başlığını başlık olarak alıntıladım. O yazının birkaç yerinden yapacağım alıntılar oluşturacak bu yazıyı.

“Bizi burada bu korona denen virüsün insan eliyle mi üretildiği, hayvandan insana mı sıçradığı, ticaret savaşlarının bir oyunu mu olduğu hususları ilgilendirmiyor.
Bu almaşıklardan hangisi geçerli olursa olsun, durum, son tahlilde, insanın doğayı istismar etmesi gerçeğini ortaya koyuyor…
(…)
İnsan doğaya nasıl davranırsa doğa da insana öyle cevap veriyor…
İslam telakkisinde insan eşrefi mahlûkattır, yani yaratılanların en şereflisi… Bu nedenle ona deniyor ki: ‘Doğaya şerefli olanlara özgü tutumla muamelede bulun!’

Ali Saydam yazılarıyla sağduyu yansıtmayan siyasî tavırlara dikkat çekiyor

 

Ali Saydam, iletişimci yanının da katkısıyla, eskilerin velûd, yenilerin doğurgan dedikleri anlamda bir gazete yazarı olarak önemsediğim, dolayısıyla yazılarının takipçisi olduğum; kendisi hakkında izlenimim ve kanaatim yazılarını okumama dayanan bir kişi. Onun, Yeni Şafak’ta çıkan yazılarından son üçünden alıntılar sunacağım. Bu yazıların başlıkları ve tarihleri eskiden yeniye, sırasıyla şöyle: “İmamoğlu ne istiyor?” (28 Nisan 2020), “Buda mı onlara yarayacak?” (30 Nisan 2020), “Canan Hanım, o nasıl bir şekil? (02 Mayıs 2020). Aynı sırayla, bu yazıların her birinin üç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazının içeriğini oluşturacak.

İlk yazıdan:
“(…) Kahramanın Yolculuğu, yalnızca bir kitap ismi değil… ABD’li bilim insanı Joseph Campbell, Buda, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi ‘seçilmiş’ kişilerin hikâyelerindeki dini ve psikolojik gelişmenin ortak özellikler gösterdiğini saptamış ve buna ‘kahramanın yolculuğu’ adını vermiş… İmamoğlu’nun kendini nasıl bir dev aynasında gördüğünün bir örneği…”

“(…) 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle, İBB 100 bin çocuğa çeşitli hediye paketleri göndermiş. Paketin içinden çıkan Cumhuriyet ve Demokrasi adlı bir ‘çocuk dergisi’ ciddî tartışmalara neden oldu…
Türkiye gazetesi yazarı Süleyman Özışık, sosyal medya hesabından bir video çekerek açıklamış… Çocuklara dağıtılan bu dergi, İmamoğlu Beylikdüzü Belediye Başkanı iken 2017 yılında hazırlanmış. Ancak Valilik dağıtımına izin vermemiş… Bu yıl da aynı dergiyi, Valilik izni olmamasına rağmen İBB logosuyla basmışlar…
Peki, dergide dağıtılmasına izin verilmeyecek kadar sakıncalı ne olabilir?
Öncelikle, din adamlarının resmedildiği bir çizim, Alevi vatandaşları rahatsız etmiş… (…)”

“(…) Gezi sürecinde de sıkça duyduğumuz bu söylem, ilköğretim çağındaki çocukları CHP’nin siyasi propagandasına alet etmekten başka ne anlama gelebilir?!
İmamoğlu’nun bu hamlelerinin, kendisine ‘mağduriyet hikâyesi’ üretmek için çizilmiş stratejinin birer parçası olduğunu düşünüyoruz… (…)”

Bir Gökhan Özcan yazısı daha!

 

“Soruların en zoru” başlıklı bugünkü yazısında da Gökhan Özcan ‘bütünlüğümüzle, aslımızla, esasımızla aramıza giren, adımlarımızın cesaretini kıran devasa soru‘ya dikkatimizi çekmeye, bizi düşündürmeye çalışıyor. Bu değerli ve düşündürücü yazının birkaç yerinden alıntılar sunacağım.

‘İnsanoğlu, ne zaman ki kendisine bir nimet olarak sunulan bu hayatla ruhunu doyuramaz oldu, işte o zaman kendi hakikatinden de adım adım uzaklaşmaya başladı.’ (…) ‘Yüzlerce yıl süren bu hikaye, insanoğlunun kendi gölgesine yetişmek uğruna hakikatten her geçen gün biraz daha uzaklaşmasının acıklı hikayesidir.’

‘İnsandan sıkılarak yeni insana doğru hamle yapan bütün nesiller, varlıklarını eskitecek olan bir yeniliğin peşine takılmış oldular. Bu süreç, yani modernliğe atılan ilk adımdan bugüne yuvarlanan süreç, aynı zamanda insanlığın kendi kendini kemirme sürecidir.’

“Bir nevi itikâf” başlıklı, Gökhan Özcan’ın yazısından alıntılar (Yeni Şafak, 27 Nisan 2020)

 

Evde kalma günleri mübarek Ramazan-ı Şerif ile birleşince hemen herkesin aklında içinde ‘hüzün’ geçen, ‘burukluk’ geçen birtakım cümleler birikti. Söylemeyi ne kadar istemesek de doğru bu, bu Ramazan, öncekilerden daha mahzun, daha buruk geçiyor bizim için. Sokaklarda o tatlı Ramazan telaşı yok, camiler sessiz, herkesi bir araya getiren iftar davetleri yapılamıyor, ezan saatine kadar hepimizin sabır imtihanından geçtiğimiz o güzel sofralar kurulamıyor. Evlerimizdeyiz, hane halkıyla sınırlı bir sosyal hayatımız var. Buna da şükür elbette, Allah beterinden saklasın. Ama o çok alışık olduğumuz Ramazan atmosferini özlediğimiz de bir gerçek. Belki bunda da bir güzellik var, bir imtihan ve bu imtihandan alınacak dersler var.

(…) Her zaman yapabildiğimiz şeyleri, şimdi yapamıyoruz. Bunu düşünürken, acaba buna karşılık, önceden yapamadığımız şeyleri de şimdi yapabilir miyiz diye bir soru geldi aklıma. (…)