Tabiat düşünce sürecine tâbi tutulduğunda…

 

İbrahim Kalın‘ın BARBAR-MODERN- MEDENÎ / Medeniyet Üzerine Notlar kitabının (İNSAN YAYINLARI: 705, İBRAHİM KALIN KİTAPLIĞI: 3, Birinci Baskı 2018) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“İnsan, kendisini aşan fakat aklını ve özgürlüğünü ortadan kaldırmayan bir gerçekliğin parçası olduğunu kavradığı ve teslim ettiği zaman varlıkla ve kendisiyle barışık hale gelebilir.” (s. 16)

“Kendi medeniyet, hayat, tefekkür ve estetik değerlerine sahip olmayan bir İslâm dünyasının ne kendi sorunlarına sahih çözümler üretebilmesi ne de insanlığa bir katkı sunması mümkündür.” (s. 16)

“Kitabın başlığı, içinde bulunduğumuz durumu tasvir etmeyi amaçlıyor. Bugün barbarlığı, modernliği ve medenîliği aynı anda tecrübe ediyoruz. İstediğini zorla ve rasyonel-ahlâkî olmayan yöntemlerle elde etme çabası olarak barbarlık, farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor.” (s. 17)

“Modernlik, ilerleme, kalkınma, ulusal çıkar, uluslararası düzen, ekonomik fayda, verimlilik vs. adı altında insana ve tabiata karşı yapılan barbarlıklar, uzun bir liste oluşturuyor.” (s. 17)

“Çağdaş, insancıl yahut estetik görünümler altında akıl ve erdemden yoksun politika, tutum ve fikirlerin modern toplumların bilinç- altına nasıl yerleştirildiğinde hep birlikte şahit oluyoruz.” (s. 17)

“Modern olma hali, çağdaş toplumların katıldığı, katlandığı veya maruz kaldığı bir durumu ifade ediyor. Geleneğin yerine seküler- ilerlemeci bir varlık tasavvurunun inşa edilmesi anlamında modernlik, son birkaç yüzyılın temel anlatılarından birini oluşturuyor. (…)” (s.17)

“Aydınlanma sonrası dünya tarihi, barbarlık sıfatını hak eden hazin örneklerle dolu. Dahası, modern barbarlıkları meşrulaştırmak yahut örtbas etmek adına işlenen zihnî ve ahlâkî cinâyetler, modernliğin hiç de masum olmadığını ima ediyor. (…)” (s.17)

“Üçüncü halimiz, medenî olmak. Bu kavram ile ne kastettiğimizi ileriki sayfalarda detaylı bir şekilde anlatmaya çalışacağız. Burada yalın bir şekilde söylemek gerekirse medenîlik, bir şeyi aklî ve ahlâkî kurallar çerçevesinde yapmayı ifade eder. Bir dünya görüşü ve varlık tasavvuruna dayanan medenî olma hali, en sade topluluk yapılarından en karmaşık toplumsal ilişkilere kadar her alanda tavır ve tutumlarımızı belirler. Medenî olmak için ekonomik ve teknolojik olarak en güçlü, en büyük, en etkili vs. olmak zorunda değilsiniz. Elinizdeki imkân ve kabiliyetleri ne için ve nasıl kullandığınız, sizin barbar mı yoksa medenî mi olduğunuzu tespit için yeterlidir. Bu manâda modern sanayi toplumları barbar olabileceği gibi, maddî refah seviyesi düşük olan topluluklar medenî olabilir. Medenîlik ile maddî güç arasında doğrusal bir ilişki yoktur. (…)” (s.17-18)

“Bu çalışmada medeniyet kavramını tarihî ve kavramsal olmak üzere iki ana düzlemde tahlil edeceğiz. Öncelikle kelimenin tarihî, siyâsî ve tolumsal anlamları üzerinde duracak ve farklı kullanım alanlarına işaret edeceğiz. Bunlar, medeniyet kavramının zengin topoğrafyası hakkında bize önemli ipuçları verecektir. Bu tarihî tahlil, medeniyet kavramının hem farklı toplumlarda nasıl kullanıldığını hem de modernliğin doğuşuyla beraber nasıl evrildiğini ve farklı işlevler üstlendiğini gösterecektir.” (s.18)

“İkinci olarak bir medeniyet tanımı yapıp bu tanımın dayandığı felsefî çerçeveyi temellendirmeye çalışacağız. Burada medeniyet düşüncesini, dünya görüşü ve varlık tasavvuru ile ilişkilendirecek ve bunların insan, toplum ve tabiat için ifade ettiği anlamlar üzerinde duracağız. Medeniyet düşüncesine ilişkin tutarlı bir kavramsal çerçeve ortaya koyarken, bütün medeniyetlerin muayyen (belirli) bir dünya görüşüne ve varlık tasavvuruna dayandığı tezinden hareket edecek ve medeniyetler arasındaki temel farkların, tarihî ve coğrafî şartları ihmal etmeden, dünya görüşü ve varlık tasavvuru düzeyindeki farklardan kaynaklandığını savunacağız. Kitabın üçüncü hedefi, bir medeniyet muhasebesi yapmak olacak. Bugün hâkim olan medeniyet fikrinin bizi anti-medeniyete götürdüğü görüşüne yer verilecek ve alternatif medeniyet arayışları üzerine kısa bir değerlendirme yapılacaktır. (…)” (s.18)

“Bir tutum olarak medenîlikten, bir durum olarak medeniyete geçişte kaybettiğimiz değerler nelerdir? İbn Haldun’un iddia ettiği gibi medeniyetin sağladığı maddî imkânlar, bizi medenîlikten uzaklaştırır mı? Medeniyet, medenîliğin zıddı mıdır?” (s. 31)

“Bu ontolojik (varoluşsal) daralmanın yıkıcı sonuçlarının henüz farkında değiliz. Varlığın, var olan şeylerin toplamından ibaret olduğunu sanıyoruz. Oysa vücûd (varlık) mevcûdâta (var olanlara) indirgenemez. Bir kitabın manâsı, onun sayfa sayısının, cildinin, kapağının, kısacası fizikî özelliklerinin toplamından daha fazla bir şeydir.” (s. 14)

“(…) Yaratılış olarak var olma, bizi varlığın kaynağı ile her dâim irtibat halinde tutar. Bu irtibat, tecellî olarak yaratılışın şu anda da devam ettiğini ve her an ter ü taze olduğunu söyler. Yaratılışın kokusu, varlığın sonsuz tezahürlerinde çıkar karşımıza. Geceyi ve gündüzü, suyu ve rüzgârı, ışığı ve gölgeyi bilimsel ve analitik olarak tasvir ettiğimiz gibi aynı zamanda sezgisel, kalbî ve şiirsel olarak da hissederiz. Bu farklı idrâk biçimleri hegemonik bir ilişki ve çatışma olmak zorunda değildir. Yaratılışın kokusu, bize büyük varlık dairesinin hikmeti hakkında bir fikir verir. Neden şimdi, burada, şu anda var olduğumuzu anlamamıza imkân sağlar.” (s. 15)

” Yaratılışın kokusunu duyamayanlar, varlığın sırrına eremezler. Sesin kozmik ahengini yitirdiği, kokunun kozmetik sanayiine indirgendiği bir gürültü ve imaj çağında yaratılışın ritmini hissetmek kolay bir iş değildir. Bu yüzden de dünyanın büyüsünün bozulması karşısında zafer naraları atanlar, nasıl kuru, boş, düz ve anlamsız bir dünyanın sahte efendileri olduklarının da farkında değildirler. Oysa insana musahhar kılınmış âlemin anlamlı ve yaşanabilir bir yer haline gelmesi için, varlığın sırrına erişmeğe ve yaratılışın kokusunu duymağa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Sırrı gitmiş ve büyüsü bozulmuş bir dünyada yaşamak bizi daha insancıl ve daha rasyonel kılmaz. Tersine bizi büyük bir boşluğa mahkûm eder. O boşlukla yüz yüze gelmemek adına attığımız her adım, bizi varlığın ufkundan biraz daha uzaklaştırır. Biz varlığa hükmetmek güdüsüyle hareket ettikçe varlık kendini bize kapatır. (…)” (s. 15)

“Varlığın, bizim onun hakkındaki düşünce ve tarruflarımızdan daha fazla bir hakîkate sahip olduğu gerçeği, geleneksel metafiziğin temel ilkelerinden biridir. İnsan, kendisini aşan fakat aklını ve özgürlüğünü ortadan kaldırmayan bir gerçekliğin parçası olduğunu kavradığı ve teslim ettiği zaman varlıkla ve kendisiyle barışık hale gelebilir. (…)” (s. 15-16)

“İblîs Hakîkati”

 

Muhyiddîn İbnu’l-Arabî‘nin FUSÛSU’L- HİKEM isimli eserinin Türkçe Tercüme ve Şerhi-I’in (Tercüme ve Şerh: AHMED AVNİ KONUK, Hazırlayanlar: Prof. Dr. MUSTAFA TAHRALI- Dr. SELÇUK ERAYDIN, M.Ü. İFAV 7 Yedinci Baskı:2017) bu yazının başlığını alıntı olarak teşkil eden bölümünden (s.30-31) yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bilinsin ki, İblîs Mudill (delâlete düşüren) isminin tam olarak ekmeli (en kâmili) olan bir rûhdur. Ve ruhlar mertebesi ayrılık ve gayrılıktan bir tür üzerine Zât’ın hâriçte zuhûrundan ibârettir. Ve Vâhid’in isneyniyyet (ikilik) dâiresinde rü’yeti (görmesi) bu mertebeden başlar. Bundan dolayı Mudill isminin hükümlerinin zuhûrunun başlangıcı bu mertebedir. Idlâl şaşırtmak demektir. Bir vücûdun (varlığın) birbirine aykırı olarak iki görülmesi şirk; ve bu ise dalâl’in kendisidir. Ve bu rü’yet (görme) tarzı, vâhime (vehim) potansiyelinin şânıdır. İmdi (şu halde) bu kuvvet Mudill ismi mazharı olup, İblîs hakîkatidir. Zîrâ şânı (niteliği) telbîsdir (karıştırma); ve İblîs ismi de bundan türemedir. Ve İblîs bu özelliği ile âlemleri kuşatandır. Ve onun tâbiiyyeti (tâbiliği) altında lâ-yuad (sayısız) ve lâ-yuhsâ (hesap edilmez) rûhlar vardır ki, cümlesi ıdlâle (yoldan çıkarmağa) ve iğvâya (şaşırtmağa) memûrdurlar. Ve bunlar tabiatlar âleminde eşyânın (şeylerin) tümüne sârîdir (nüfûz edendir). (S.a.v.) Efendimizin: “Her bir kimse ile berâber bir şeytan doğar; ve ben benimle doğan şeytanı İslâm’a getirdim.” buyurmaları, insânî nefsdeki vehme işârettir. Zîrâ kuvve-i vâhime (vehim potansiyeli) aslâ yalandan içtinâb etmez (sakınmaz). Ve şânı bi’l-cümle kuvâ (kuvvetler, melekeler) üzerine üstün gelmedir. Ve varlığından eser olmayan bir şeyi mevcûd ve esâsında mevcûd olan şeyi yok gösterir. Şu halde düşünme gücü aklın hükmüne tâbi olursa ona mütefekkire belleği; ve eğer vehmin hükmüne tâbi olursa ona mütehayyile belleği derler. İblîsî hakîkat, tüm akıl olan insânî hakîkate diğer ulûhiyyet güçleri gibi baş-eğme teklifine karşı Ben ondan hayırlıyım (A’râf, 7/12) dedi. Bu cevap kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.

Mustafa Kutlu’nun bir yazısından alıntılar

 

dergâh yayınları‘ndan 2. Baskısı Nisan 2011’de çıkmış Orhan Okay Kitabı’ndan Mustafa Kutlu’nun “Bir Rüya Gibi” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Şimdi o günleri “bir rüya gibi” hatırlıyorum. Niçin acaba? Olup bitenler beni son derece heyecanlandırmış, ayaklarımı yerden kesmiş, bir başka âleme götürmüştü.

İlk ve orta mektepte okuma alışkanlığı edinmiş, edebî eserlere aşırı ilgi duymuş olmama rağmen, ben aslında resim meraklısı idim. Belki de ünlü bir ressam olmayı hayal ediyordum. Küçük bir taşra kentinde (Erzincan), mütevazi imkânlar içinde ne kadar resim yapılabilir.

Lisedeki resim öğretmenimiz Nurettin Elbaşı bir iki arkadaşla birlikte bizi çok şımarttı. Bize bayağı büyük adam muamelesi yaptı. Atelyede geç vakitlere kadar çalışırdık. Sonra bir sergi açtım. Genç yaşında Rahmet-i Rahmân’a kavuşan Abdülkadir adlı arkadaşımla, kendi yazdığımız, şehrin ana caddesinde bütün elektirik direklerine yapıştırdığımız ilanlar uçup gitti.

“İdrîsî Kelimede içkin olan ‘Kuddûsî Hikmet’in açıklanması”

 

FUSÛSU’L-HİKEM Tercüme ve Şerhi-II’den (Tercüme ve Şerh: AHMED AVNİ KONUK, Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın, M.Ü. İFAV, Yedinci Baskı: 2017) bu yazının başlığını alıntı olarak teşkil eden o kitabın bölümünden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Kuddûsî Hikmetin İdrîsî Kelime’ye tahsîsindeki hikmet budur ki: İdrîs (a.s.) riyâzât-ı şâkka (güç riyâzetler) ile nefsini hayvânî sıfatlar ve tabiî küdûrât (bulanıklıklar) ve ârıza noksanlıklarından tathîr etmiş (temizlemiş); ve âkıbet rûhâniyeti hayvâniyeti üzerine galebe etmekle, kesîrü’l- insilâh (beden ve cesed kayıdlarından çokça çıkan) ve sâhibü’l-mirâc (mîrâcı yaşayan) olmuş; ve melâike (melekler), ervâh-ı mücerrede (soyut ruhlar) ile muhâtabâtta ( karşılıklı görüşmede) bulunmuş idi. Nitekim onaltı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve soyut akıl hâline geldiği hikâye olunur.

İsmet Özel’in bazı yazılarından derleme alıntılar

 

“Mina Urgan 27 Mayıs 1960 hadisesinden sonra 147 akademisyenin tasfiyesinin kendisi de 147’den biri olmasına rağmen lehinde bulunuyor. Demek ki Türkiye’de oynanan oyunun kurallarını hem bilmiyoruz, hem de bilinip bilinmemesini umursamıyoruz.”

“Eğer modernlik insanlığa getirdiği nisbî kolaylıklar mukabilinde felâketler doğurduysa cephe almamız gereken doğrudan modernliğin kendisidir. O kötülüklerin sebebi modernliktir; oysa biz modern değil post-moderniz deyip işin içinden sıyrılmak marifet değil. Bütün postlar gibi post-modernlik de bir hakîkati gizlemek içindir.”

“Hayır, ne tuhaflıklara meyletmekten, ne de kendine macera uydurmaktan söz ediyorum. Bilakis, sözünü etmek istediğim tuhaflığın araziye uymak suretiyle gündemde kalışı ve çapsızlığına rağmen kendine tapma hastalığının insanlığı kemirdiğidir.”

“Dikkat edin: SSCB haritadan silindi; ama ülke halen komünizmin veya Brejnev doktrininin değil, Çarlık döneminde Rusya’ya ekilen tohumların meyvesini yiyor. Oysa Mao’nun kültür devrimi hiç iz bırakmadan inkıraza uğradı. Çin’in bütün parlaklığının o ülkenin Dünya sistemi’ne sağladığı dayanaklarda gizli olduğunu bilmemek çok büyük bir gaflettir.”

“Açıkcası, modernliği alt etmenin yolu öncelikle Dünya sisteminin sırtını yere getirmekten geçiyor. (…) Var mı Dünya sisteminin tekerleğine çomak sokmanın bir yolu? İşte kendini inşa etmek burada devreye giriyor.”