Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-III’den alıntılar

 

İmdi (şu halde) âhirette, yevm-i kıyâmette nâra ve cennete duhûlden evvel, şer’den bu mikdâr ibka (bâkî, dâim) olunur. İşte bundan dolayı biz şer’i-âhireti mukayyed kıldık. Allah’a hamd ü senâ olsun.

Yani cenâb-ı Şeyh (r.a.) âhiretin şer mahalli olmamasını cennet ve cehenneme duhûlden sonra kaydıyla mukayyed (kayıdlı) kılmış ve bu kayd ile Allah Teâlâ’nın adl ikamesi (adâletin yerine getirilmesi) buyurmasıyla, halkın bir fırkası cennete ve bir fırkası cehenneme girdikten sonra, buralarda artık amel edilmesi gereken bir şerîat olmadığını murâd etmiştir. Bundan dolayı bu kayd, halkın cennete ve cehenneme duhûlünden âhirette şer’den bir mikdâr bâkî kalacağı için ihtirâzî (sakınmayla ilgili) kayıd olur. Allah fadli’l-azîm sâhibidir (Bakara, 2/105)

“Hak için halkın hepsinde zuhûr vardır.”

 

Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin ünlü eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem‘in dört cilt olarak Türkçeye çevrilmiş ve şerh edilmiş kitapların I. Cildinden ( Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı– Dr. Selçuk Eraydın; M.Ü. İFAV, Yedinci Baskı Nisan 2017) yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“İbnu’l-Arabî hakkında, gerek tasavvuf ehli arasında, gerekse diğer dînî çevrelerde müsbet-menfî pek çok söz söylenmiş, bazı fikirleri ve görüşleri münâkaşalara sebep olmuştur. Bir yandan aynı fikirleri taşıyan veya onun fikirlerini benimseyenler, diğer taraftan muârızları (onun fikirlerine karşı olanlar) birçok eserler yazmışlardır. Fusûsu’l Hikem şerhleri eserin anlaşılması için yazılmış olmakla beraber, İbnu’l-Arabî’nin fikirlerinin müdâfaası ve muârızlarına bir cevap mâhiyetini de taşımaktadır. Şerh okunduktan sonra görülmektedir ki, bazı îtiraz ve tenkitler fikirlerinin anlaşılmamasından ileri gelmiştir. (…)

Türk-İslâm düşüncesi göz önünde tutulduğu takdirde, özellikle XVI. asır ortalarına kadar, entelektüel tasavvuf ve ilim çevrelerinde İbnu’l-Arabî’nin benimsendiğini, büyük mutasavvıf ve âlimlerin aynı düşünceleri ifade eden eserler telif ettikleri görülür. Bunlar arasında İbnu’l-Arabî’nin talebesi Sadreddin Konevî (673/1274)’den başka Dâvûd Kayserî (751/1350) gibi Fusûs şârihlerinin, Molla Fenârî (838/1435), İbn Kemâl (940/1533) gibi âlim mutasavvıfların, İsmâil Rusûhî Ankaravî (1041/1631) gibi Mesnevî şârihlerinin, Rûhu’l Beyân isimli büyük tefsîrin sâhibi İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725) ve şeyhi Osman Fazlî İlâhî (1102/1691) gibi mutasavvıf âlimlerin isimlerini anabiliriz.

İsmâil Hakkı Bursevî’nin İbnu’l-Arabî hakkındaki muhtelif çevrelerden yapılan tenkitlere dair görüşlerini ifade eden aşağıdaki şu cümleleri, bu konuda verilen cevaplardan biri olarak mütalâa edilebilir: “Şeyh-i meşâyihi’d-dünyâ Şeyh Muhyiddîn el-Arabî (kuddise sırruhû) hakkında, bazı akvâlinden (sözlerinden) ötürü ihtilâfa düşmüşlerdir. Velâkin eğer ol akvâlin hakayıkı (gerçekleri) yüzünden perde münkeşif (açılmış) olup netîcesine erseler ve cemâl-i hakîkati (hakîkat güzelliğini) görselerdi, kıyl ü kal (dedikodu) etmezler ve Ehl-i hâlin (hâl ehlinin) hâline itaat edip münkad olur (boyun eğer) ve ol manâya secde kılarlardı. Ve anılan Şeyhde ahadiyyet manâsı vardır ki, her ne kadar velâyet (velîlik) defterine kayd olmuş evliyâ (velîler) var ise onun tahte’l-livâsındadır (bayrağı altındadır). Ve onu inkâr eden kimsede velâyet hakikati yoktur. Nitekim bazı keşifler ehlinden dahi ta’n (ayıplama) vâki olmuştur. Velâkin keşfi dürüst olmadığındadır. Ve aslında anılan şeyhin tarafından ona nefîs nefes nefh (üfleme) olunmadığındandır. Eğer menfûh (nefh olunmuş) olaydı, Şeyh ile birliğe yeterdi; ve onun nefesi şeyh nefesine mutâbık gelirdi; ve velâyet mertebesinde neticeye erip zâhir ve bâtın işi biterdi.” (İsmail Hakkı Bursevî; Kitâbü’n-Netîce / Bu kitap Bursevî’nin hayatının son yıllarında yazdığı bir eserdir.)

“Bizi çıkmaza sokan şey kendimizdir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde çıkan 7 Zilkade 1445 (15 Mayıs 2024) tarihli yazısının (istiklalmarsidernegi.org.tr/ İsmet Ozel?Id=2…) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“III. Selim yaptığı beynelmilel anlaşmalardaki bazı hükümlere Bu İslâm şeriatına sığmaz diyen ulema sıfatlı zevatı yerinden kaydırıp onların yerine Dinimizi devlet belirler diyen ulema görünmekten medet umucu kimseleri getirdi. Getiriş o getiriştir. Neler yaşamış olursak olalım Hıristiyan takviminin 2024üncü yılında bile din ve devlet ilişkileri aynı kanalda akıyor. (…) Ne kadar gelişmişliğinden bahis açılsa da bilim bir eksiklikler halitasıdır. Fizik kelimesi Latinceye natura olarak tercüme edildi. (…) Kimyayı biologi, sosyologi ve adını bile bilmediğimiz birçok bilim alanı takip etti. Romantizm bilimin insanlığa karşı yürüttüğü acımasızlığa savaş açtı; ama bu savaşı kazanması imkânsızdı. (…) Kısacası modern hayat bir noksanlıklar ve o noksanlıkları telâfi etme çabalarının bir yığınıdır. (…)”

“Malikî Hikmet” hakkında bilgi

 

Muhyiddîn İbnu’l-Arabî‘nin iki ünlü eserinden biri olan FUSÛSU’L -HİKEM’in Tercüme ve Şerhi-IV’den (Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın, M.Ü. İFAV, Altıncı Baskı, Nisan 2017-İstanbul) başlıkta belirttiğim konu hakkında “XXI KELİME-İ ZEKERÂVİYYE’DE MÜNDEMİC HİKMET-İ MÂLİKİYYE BEYÂNINDA OLAN FASTIR başlığı altındaki bölümden yapacağım bir alıntılama oluşturacak bu yazıyı.

“Bilinsin ki, Zekeriyyâ (a.s.) ın müdebbiri (tedbirlisi) olan hâss (özel) isim Mâlik şerefli ismidir. Bundan dolayı şehâdet mertebesinde onun varlığında zâhir olan da, bu ismin hazînesinde meknûz (saklı) bulunan ahvâl (haller) olduğundan, kendisi Allah indinden bu ismin muktezâsı (gereği) olmak üzere, kuvvet-i tâmme (tam kuvvet) ve himmet-i müessire (etkin himmet) ile teyîd edilmiş oldu; zîrâ Mâlik, şiddet ve kuvvet manâsına olan mülkten me’hûzdür (alınmıştır); ve mülk, kudret ve tasarruf manâsına da gelir. İmdi (şu halde) Hak mâlikiyeti Zekeriyyâ (a.s.)ın varlığında zâhir oldu. (…)”

Fîhi Mâ Fîh’den alıntılar

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN RÛMÎ ‘nin eseri bu kitaptan (Tercüme: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Dr. Selçuk Eraydın (merhûm), İZ Yayıncılık, 8. Baskı: 2009) yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Ham ervâh (ruhlar) olanlar pişkin ve yetişkin zevâtın (zâtların) hâlinden anlamazlar.” (s. 2)

“Ancak kalb huzûru ile namaz olur.” (s.131)

“Temyîz îmândır; küfür ise temyîzsizliktir.” (temyîz: ayırma) (s.133)

“Hikmeti ehlinin gayrine vermeyiniz, (verirseniz, hikmete) zulm etmiş olursunuz ve ehlinden de esirgemeyiniz, yine (o takdirde) zulm etmiş olursunuz.” (s.139)

“Takdîr-i ilâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr / Meşhûr meseldir bu, tedbîri bozar takdîr.” (s.147)