“Erken Dönem Nakşibendî Geleneğinde İbn Arabî’nin Yansımaları”

 

insan yayınları‘ndan genişletilmiş 3. Baskı (dijital) olarak 2012’de yayınlanmış (çevirenler: Cüneyd Köksal, Ethem Cebecioğlu, İsmail Taşpınar, Kemal Kahraman, Nebi Mehdiyev, Nurullah Koltaş, Zeynep Özbek) HAMİD ALGAR’ın NAKŞİBENDÎLİK isimli Kitabının ERKEN DÖNEM NAKŞİBENDÎ GELENEGİNDE İBN ARABÎ’NİN YANSIMALARI (s.147-170) Bölümü’nden yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“İbn Arabî’nin hemen hemen evrensel bir yayılıma sahip olan öğreti ve kavramlarından etkilenmeyişi bakımından Nakşibendî tarikatinin isisnâî bir durum teşkil ettiği çoğu zaman kabul edilen bir husustur. Bu yanlış anlayışın temelinde yalnız konuyla ilgili metinleri tanımama değil, aynı zamanda hem Nakşibendî tarîkatının değişmez mahiyetini, hem de Şeyhü’l-Ekber’in eşsiz dehasını anlayamama yatmaktadır. (…) Batı dillerinde konuyla ilgili açıklayıcı mahiyette çok sayıda önemli çalışma ortaya çıkmış olmasına rağmen; İbn Arabî hâlâ çoğu kez hemen hemen sapkın, ahlâkî ve hukûkî kayıtlardan âzade bir sistemin savunucusu olarak kabul edilir. Nakşibendiyye ile İbn Arabî arasında var olduğu düşünülen bu hayâl ürünü karşıtlık, belki de daha genel bir anlamda tüm İslâm tarihi boyunca tasavvuf ile şeriatın tamamen zıt kutupları temsil ettiğini ısrarla savunan görüşten kaynaklanmıştır.

İlk taayyün ve muhammedî hakîkat hakkında bilgi

 

Vücûdun (Varlığın) muhtelif mertebelere tecellî sûretiyle tenezzülü (inmesi) zuhûra meyl ve yönelme ile mümkün olur. Meyl ise meşiyyet ve dilemek (irâde) demektir. Bu bir sıfat olduğu için Hak, lâ-taayyün mertebesinde meşiyyet sıfatından da münezzeh, mutlak vucûd ve zâtî cemâlinde müstağrak (gark olmuş) idi. Onun için ilk taayyün (belirme) olan bu mertebeye tenezzülü, yâni ilk tecellîsi meşiyyet sıfatıyla olmayıp zâtî iktizâ yani Zât’ının bir gereğidir.

Bu, istiğrâktan âgâhîye, yani uyanıklıka bir geçiştir ki, böylece Zât’ın bütün sıfatları kendisinde zâhir (görünür) olur. Zâtının gereği olan bu ilk tenezzül neticesinde, bu mertebede, sırf zât kendisindeki bu sıfat ve isimleri mücmelen (öz olarak) bilir. Sıfatlar bu mertebede Zât’ının aynı olduğundan, bu biliş de Hakk’ın kendi zâtını bilmesinden ibâret olur.

Lâ-taayyün ve mutlak vücûd(varlık) hakkında bilgi

 

“Mutlak vücûd (mutlak varlık) varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı ile olan varlıktır. Diğer varlıklar bu vücûddan olup varlıkları bu vücûd ile kaim (sebâtkâr) olur. Bu vücûda mutlak vücûd denilmesi, bu mertebede hiçbir isim, sıfat ve fiil ile kayıdlı olmamasındandır. Taayyün (belirme) kayıdlarından berî (sâlim) ve mutlak olduğu için taayyünsüzlük (lâ-taayyün) mertebesi olarak adlandırılır. Allah vardır, O’nunla berâber hiçbir şey yoktur hadîsi bu mertebeyi ifâde eder.

“Mutlak Varlık ya da zât-ı ilahî gayb âlemidir.”

 

Müellifi Abdülkerîm el- Cîlî, Mütercimi Abdülaziz Mecdi Tolun, Yayına Hazırlayanları merhûm Dr. Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli (günümüzde Prof.Dr), Abdullah Kartal olan ve İZ Yayıncılık’tan 4. baskısı; İstanbul, 2015) yapılmış İNSÂN-I KÂMİL isimli eserin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki s.15’den ikinci paragrafın ilk cümlesi alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil etmektedir) oluşturacak bu yazıyı.

“Hakikate zat açısından bakıldığında, ‘Hak’ denir; sıfatlar ve isimler cihetinden bakıldığında ise, ‘halk’ denir. Zat, sıfat ve isimlerin aynıdır (aslı, kendisi, gerçeği).

‘Bir Ahlâk Davası Nurettin Topçu’

 

Prof.Dr. İsmail Kara‘nın bu yazıya da başlık yaptığım kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Önce Topçu fikriyatı başta olmak üzere birçok bakımdan kıymetli olan askerlik dönemine dair mühim bir kaynak olan Topçu’nun, hukukçu akademisyen arkadaşı, ailece de görüştükleri Kemal Fikret Arık’a (1913-1965) yazdığı mektuptur. Remzi Oğuz Arık’ın yeğeni olan Fikret Bey de Çorlu’da yedek subay olarak askerdedir. Daha sonra belki hukukları icabı kendiliğinden, belki Nurettin Bey’in davetiyle Hareket dergisi yazı ailesine de katılacaktır. Mektuptan anlaşıldığına göre İzmir ve sürgün şartlarına nazaran Topçu için askerde kısmi bir rahatlık sözkonusudur. (…) “Önce Topçu fikriyatı başta olmak üzere birçok bakımdan kıymetli olan o mektuba (bu yazıda birkaç yerinden alıntılamayla) birlikte bakabiliriz: “İstanbul, 13 Haziran 1937 Kardeşim, Mektubunu bir ay evvel çok sevinçle okumuştum. Bir aylık ihmalim bu sevincin eseri mi diyeceksin. Ben sevdiklerime çok zor yazabiliyorum. İfadedeki aczi göstermiş olmaktan çekiniyorum belki. (…) Galiba iki hafta evvelisi babanı kardeşinle Haydarpaşa istasyonunda gördüm. Kızlarını karşılamaya gelmişlerdi. (…) Şimdi benim buradaki vaziyetim çok rahattır. Sabahları ekseriya saat 11’de Tophane’den kalkan ekmek kamyonuyla Kâğıthane’deki mesaimize (karargâha) gidiyoruz. Öğle vakti oradayım. (…) Kafam rahat, işim rahat, içim belki değil (çünkü o hiçbir zaman rahat değildir). İşte böyle günlerimi geçiriyorum. (…) Koştum, gelmeden mektubunu yollayayım da bari yüzüm kara olmasın dedim. Şimdi bu saatte annemle Cahid’in (Okurer?) annesi sizdeler. (…) Ateşli şeyler yazmak isterdim ama içimdeki ateş acaba sönmedi mi? Lütfi’den (Bornovalı?) geçen hafta kısa bir mektup aldım. Kimseye yazamadığını, yazmak istemediğini söylüyor. Yahu hayatın sevilecek tarafını görüp anlatan yok mu? (…) Her saat, her gün bir nâmütenâhi varlık âlemi şuurumuzun karşısından geçiyor da yine herkes yarının kaygısıyla gözlerini kapamış yaşıyor. İşte yine iyi hatırlıyorum, galiba Azeri şairlerinden Alişir Nevaî şöyle söylemiş:

Senin âşıkların kılmaz nazar Firdevs-i a’lâya Komuşlar bunca sevdâyı ulaşmışlar bu sevdâya

“Yüzbinlerce sevda mevzuunu bırakıp da ulaşılan bu sevda hangisidir diye, işte onbir sene oluyor, hâlâ düşünürdüm. Nihayet anladım ki bu tâ içimizdeki nâmütenâhilikte kendini bize bize tanıtan Allah’ın sevgisidir. (…) Kardaşım, tabiatta ve sanatta, felsefede ve ahlâkda gaye kendimizi bulmaktır, kendimizi yakından tanımaktır. Hâlbuki en az kendimizi tanıyoruz ve her an kendimizden uzaklaşıyoruz. Ben insanlarda kendi nefsine karşı samimiyet arıyorum ve pek ender buluyorum. Çünkü en büyük ve yegâne afv edilmeyecek olan günah, kendi nefsine karşı samimiyetsizliktir.”