FÎHİ MÂ FÎH’den sözler

 

Müellifi Mevlâna Celâleddîn Rûmî, Mütercimi Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayanı Dr. Selçuk Eraydın olan ve İZ Yayıncılık’tan 2009’da 8. Baskısı yapılmış bu eserin birkaç yerinden düşündürücü sözler olarak yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Hz. Mevlânâ Kur’ân-ı Kerîm’deki, anlam olarak: De ki, Rabb’imin kelimeleri için deryâ mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabb’imin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir. kerîm âyetini delil göstererek, Allâh’ın kelimelerinin tükenmeyeceğini; oysa elli dirhem mürekkep ile Kur’ân-ı Kerîm yazmanın mümkün olacağını ifade ederek; sûret bir ve sınırlı olmakla berâber, manânın sonsuz olduğunu söylüyor.”

“Bir post-modernizm hikâyesi uydurmak modernizme nihayet vermiyor.”

 

İsmet Õzel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde çıkan 8 Şevval 1445 (17 Nisan 2024) tarihli TARİFSİZ KEDERLER başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının sonuna yakın bir cümle alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

“Türkler tarifsiz kederleri itibariyle dünyada yalnızdır. Önce homogen birlikten mahrum olmanın kederi vardır. Ne tarihte, ne de şimdiki halde işaret edilebilecek tipik bir Türksöz konusudur. Çok kişinin ağzından Türkiye, idaresi Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir cümlesini işittim. Eğer kendi ülkemiz olarak bildiğimiz toprak parçasının idaresi bize, biz Türklere bırakılmıyorsa bu işi kim yapıyor? Elde edilmek istenen sonuç nedir?”

Ağlama ve Feryâdın Muhammedî Mertebeden Bilinmesi

 

Fütûhât-ı Mekkiyye (Müellif: Muhyiddin İbn Arabî / Çeviri: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul-2009) 11. Cild, Üç Yüz On Üçüncü Bölüm’ün birkaç yerinden alıntılar bu yazıyı oluşturacak.

“Ruhlarımızın aslı, Hz. Peygamber’in ruhu; Âdem ise beden yönünden babadır. Nuh gönderilen ilk peygamberdir (resul). Ondan öncekiler ise nebiydi: Her biri Rabbinden bir şeriat almıştı, dileyen şeriatına girer dileyen gitmezdi. Bir insan şeriatına girip de irtidad ederse (bırakıp başka bir yola girerse) kâfir olurdu, girmezse olmazdı. Kim kendini ilave bir yükümlülüğe sokar ve peygamberi yalanlarsa, kâfir olur. Kim bunu yapmaz ve beraatı (fazileti/ olgunluğu) üzere kalırsa, olmaz. Allah Her ümmete korkutucu gelmiştir (Fâtır, 35/22) buyurdu. Kastedilen, resullük değildir. Âyet, her ümmet denmezdite Allah’ı ve âhiret işlerini bilen birisinin bulunması anlamına gelir ki, o da peygamber değil, nebidir. Peygamber olsaydı, âyette ‘ona denir’, ‘onda denmezdi.’ Onların içerisinde Allah’ı bilen nebiler vardı. Dileyen onlara uyar ve onlarla birlikte şeriatların hükmüne girerdi; dileyen, böyle bir yükümlülük altına girmezdi. Bu bağlamda İdris (as) da onlardan birisiydi. Hâlbuki Kuran’da onun peygamberliği hakkında açık bir nas yoktur. Onun hakkında sıddık nebi denildi. Kendisine Resullük kapısının açıldığı ilk kişi, Hz. Nuh’tur. İlk var olan insan ruhu ise, Hz. Muhammed’in ruhu, ilk insan bedeni Âdem’in bedenidir. Varislerin resullükten payı vardır. Bu nedenle Muaz ve başkalarına Allah’ın peygamberi’nin elçisi denilmiştir ve bu mertebeyi elde etmemişlerdir. Kıâyamet günü peygamberlerle sadece her topluluk içerisinde peygambere ulaşan isnat zincirleriyle hadisleri rivayet eden hadisçiler haşredilir. Onların da resullükte bir payları vardır. Onlar vahyin aktarıcıları ve tebliğde nebilerin vârisleridir. Fakihler ise, hadis aktarımında bir payları yok ise, bu dereceye sahip değillerdir. Onlar peygamberlerle değil, insanların geneliyle birlikte diriltilir. Âlim adı hadisçilere verilir. (…) Salih insanlar arasında keşfinde Hz. Peygamber ile sohbet eden veya keşif yoluyla müşahede âleminde onun sohbetinde bulunan ve ondan bilgi alan kişiler de, kıyamette onunla birlikte diriltilir. Böyle bir insan en şerefli mertebede ve en yüce bir halde peygambere sahabe olanlar içinde bulunur. (…)”

“İnsan kendi elinden çıkmadır.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde 18 Safer 1444 (14 Eylül 2022) tarihli ve ÖZÜN GEÇMİŞİ VAR MIDIR ?(I) başlıklı bir yazısı çıkmıştı. O yazıdan yapacağım kısa bir alıntılama bu yazıyı oluşturacak.

“İbn Arabî Düşüncesine Giriş ŞEYH-İ EKBER”

 

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç‘ın 1995 yılında neticelenen Doktora tezinin on dört yıl sonra 2009’da kitaplaştırılmış hâli olan, bu yazının da alıntı olarak başlığını teşkil eden kitabından (I. Baskı: SUFİ Kasım 2009) yer yer yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

” (…) Hem düşüncede ve hem tarihte kuruluşların pîri olan Muhyiddin İbn Arabî üzerine yapılan bir tezle bu branşın açılış yapması ümid edilir ki müteakip açılışlara vesile olsun. (…)” (Müellif, Kitaba Önsöz’den)