Siyasetçi olmak kolay mı?

 

Kolay sananlar kesinlikle yaygındır. Örnek olarak CHP’yi göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu nasıl bir siyasetçiydi? sorusuna cevap vereceklerin büyük çoğunlukla o kişiyi bir siyasetçi olarak yetersiz, etkileyiciliği zayıf olarak görenler /değerlendirenler olacağı tahmin edilebilir. Keza aynı Partiden Ekrem İmamoğlu için bir kanaat yoklaması yapılsa beğenmeyecekler çok olacaktır. Vaktiyle İBB Başkanı seçilmesinin nasıl izah edileceği sorulursa; başka partiden, özellikle iktidardaki parti’den adayın benimsenmemesinin rolü olabileceği, soyadının bile olumlu anlamda, seçilmesinde rolü olduğu düşünülebilir. Tanınmayan birisi olarak İBB Başkanı seçildi o zaman. Aynı kişi Kılıçdaroğlu genel başkanken ona iltifatta bulunuyordu; şimdilerde de Özgür Özel’e.

Özgür Özel’e gelince, o da kendine özgü bir seri davranışlar sergiliyor. Hiçbirinde mesela Bülent Ecevit’in duruşuna, hareketlerine benzerlikler yok. Deniz Baykal’ın tavrı, konuşması, duruşu da bunlardan çok farklıydı.

Siyasetçi olmak kişilikle, duruşla, konuşmayla; görenlerde bir ciddiyet, saygı uyandırmakla ilgili olsa gerek. Güncel CHP ileri gelenleri bu kıstaslara göre düşük siyasetçi profili yansıtıyorlar.

Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkanı olarak ilk yapılacak seçimde aday olması durumunda seçilme ihtimalini çok düşük görenlerdenim.

Özgür Özel’in de genel başkanı olduğu CHP’nin ilk genel seçimde CHPlileri sevindirmeyecek bir sonuçla karşılaşacaklarını büyük ihtimal olarak düşünüyorum.

Siyasetçinin bu alanda başarılı olması gerektiğine, hele partisinin iktidara gelmesinde ve belediye başkanlığına partisince aday gösterilmiş olması halinde başarılı olması hususuna vurgu yapmak için böyle bir yazı kaleme aldım. Başarılı siyasetçi olmak kolay değil elbette. Bağırıp çağırmakla, konuşurken kürsüye vurmakla, hızlı yürümekle başarılı olunmuyor siyasette.

“Klasik metafiziği değerli kılan şey, ‘niçin’ sorusunu anlamlı bir şekilde sormayı mümkün hatta zorunlu kılmasıdır.”

 

Prof. Dr. Ömer Türker‘in “Evrim Risalesi” isimli kitabının (Ketebe Yayınları, 1. Baskı Eylül 2023) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(…) Bu kitapta evrim teorisinin kapsamlı bir anlatısı hedeflenmediğinden tartışmayı mümkün kılacak şekilde icma edilen (toplanılan) görüşler esas alınmıştır. Bu sebeple başlangıçta oldukça muhtasar (kısa) şekilde evrim teorisinin bir anlatısı verilmiş, ardından İslâm düşünce geleneklerinden hareketle teorinin temel iddialarının ayrıntılı bir tahliline geçilmiştir.

Kitabın Türkiye’de hem genel olarak İslâm düşüncesinden hareketle çağdaş sorunları ele alma yolundaki araştırmacılara hem de özel olarak evrim teorisinin daha isabetli bir zeminde tartışılmasına katkı sağlamasını diliyorum. (…)” (ÖNSÖZ’den / Ömer Türker)

“(…) Medeniyet kelimesi, bir arada yaşayan insanların karşılıklı ilişki içinde geliştirdikleri bütün olgulara işaret eder. (…) Dayandığı bilginin açıklama gücü bulunmadığına inanılan hiçbir medeni olgu varlığını idame ettiremez. (…) Dolayısıyla medeniyetin tarihi gerçekte o medeniyetin kurumlarını inşa eden bilimler ile bu bilimlerin uygulamasını ifade eden tecrübenin tarihidir.”

“İslâm düşünce geleneği kapsamında bulunan bilim gelenekleri, modern bilimin gelişmesiyle pek çok alanda ya açıklama gücünü yitirme ya da yeni dönemin bilimsel açıklamalarıyla uyumsuz duruma düşme sorunuyla yüz yüze kaldı. İnsanlık tarihinin muhtelif dönemlerine dair bilgilerimiz göstermektedir ki her dönemde bilimsellik payesini temellük eden (kendine mal eden) bilgiler bütünü, önceki dönemlerin bilimsel kabul edilen bilgiler bütününe nispetle kimi zaman yalnızca farklı açıklama önerir ama bu açıklama, dönemin beklentilerini karşılamağa daha elverişli olur. Modern dönemde özgürlük ve eşitlik kavramlarının adalet ve nizam kavramlarına tercih edilmesinde olduğu gibi, özellikle dönemlere hâkim olan siyasi ve toplumsal değerler, farklı açıklamalardan birinin diğerine tercih edilmesine yol açar. (…) Canlılığı ve canlıların yaşam evrelerini inceleyen bilim olan biyoloji, özellikle evrim teorisiyle birlikte geleneksel açıklamalardan kökten şekilde farklılaşan bir açıklama modeline ulaştı. (…)

‘Kerîm Kur’ân’dan beş âyet (anlam olarak)

 

Muhakkak yeryüzünde debelenen hayvanların Allah katında en kötüsü küfredenlerdir (kâfirler/ inkâr edenler/ dinsizler/ dil ile onaylayıp kalben inkâr edenler). Onlar iman etmezler. (El-Enfâl / 8. Sûre, 55. âyet)

Eğer sana (Peygamber kasdediliyor) hile yapmak isterlerse, şüphesiz sana Allah yeterlidir. Seni yardımı ile ve müminlerle destekleyen O’dur.” (aynı sûre, 62. âyet)

Eğer müşriklerden (Allah’a ortak koşanlardan) biri senden aman dilerse, ona aman ver! Tâ ki, Allah’ın kelâmını dinlesin; sonra onu emin olduğu yere kadar ulaştır. Çünkü bunlar gerçeği bilmez bir kavimdir.” (Et-Tevbe sûresi, 6. âyet)

Müşriklerle nasıl sözleşme olabilir ki, size gâlip gelseler hakkınızda ne bir yemin gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla sizi razı etmeğe çalışırlar. Fakat kalbleri buna karşıdır. Onların çoğu fâsıklardır (fâsık: insanlıktan çıkmış/ Allah’ın emirlerini tanımayan)” (aynı sûre, 8. âyet)

Öyle bir kavimle harbetmez misiniz ki, onlar yeminlerini bozdular. Peygamberi (Mekke’den) çıkarmağa karar verdiler ve üstelik ilk önce size hücuma onlar başladılar. Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçek müminlerseniz Allah korkulmağa daha lâyıktır.” (aynı sûre, 13. âyet)

“Kültürden Medeniyete”

 

Merhûm Ş. Teoman Duralı‘nın 2 aylık düşünce dergisi olan Teklif‘te (Kasım 2023, s.12) çıkan başlığını bu yazıya da başlık olarak alıntıladığım yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalarım oluşturacak bu yazıyı.

“Medeniyet seviyesine erişebilmiş kültürlerde gelenekleşmiş örfler, ödev-hak dengesi gözetilerek sıkıca belirlenmiş düzenlere dönüştürülmüş, buradan da hukuk, dolayısıyla da kanunlar oluşturulmuştur. Hukukun ise, aslı esası ahlâktır : Geleneklere geçmiş göreneklerdeki ahlâk, yaptırım gücü bulunmayan yaşama tarzıdır. Bu hâliyle ahlâk devingen ve akışkandır. Hâlbuki özellikle yazıyla tesbitinden itibaren hukuk, sâbitleştirilmiş bir düzendir. Hukuköncesi dönemlerde kişiler, geleneklerle aktarılagelinmiş gevşek ölçülerle örülmüş göreneklerde yaşardı. Hukukun hâkim olduğu ortamlardaysa, kanun biçimine dönüştürülmüş hâliyle yine göreneklerde, fakat bu kere sıkıca belirlenmiş ölçülerin, daha doğrusu, zorlayıcı şartlar demek olan kıstasların gölgesinde yaşanır olmuştur. “Gölge”nin kapsamı artık besbelirgindir. Onun kapsamında, çerçevesinde yaşamanın mükâfatı “varolma ruhsatı”dır. Buna ise “meşruluk” denir. (…)

İsrail ve onun zulmüne destek olan ABD ile Avrupa ülkeleri mazlumların âhını aldılar; bakalım onlar nelerle karşılaşacak !?

 

ALLAH‘a inananlar haksızlık ve zulüm yapmaktan uzak dururlar ve haksızlık ve zulmun karşılıksız kalmayacağına inanırlar. Allah en büyüktür (Allahu ekber).

Zalim İsrail Yahudileri ve onların arkasında duran ABD ve Avrupa ülkeleri bu büyük zulmün cezasını (karşılığını) mutlaka göreceklerdir. O Gazzeli bebeklerin, çocukların, annelerin, babaların, nenelerin, dedelerin uğradığı İsrail zulmü bu asrın en büyük felâketi olmuştur. Gazze şeridi gözü dönmüş İsrail tarafından gece- gündüz bombalandı, vurulageldi. Bu ne acımasız bir devlet ve milletmiş! Ve ABD ile bazı Avrupa ülkeleri nasıl da İsrail’i Gazzelilere göre her bakımdan güçlü ve imkânları geniş olduğu halde bunca destekledi !? Kendi vatanlarında Filistinliler / Gazzeliler bir aydan daha uzun bir zaman sürekli bombalandılar, vuruldular. Kahrolasıca İsrail Yahudileri kendilerini destekleyen ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin teşviki ve desteğiyle Gazzelileri vurdular da vurdular, bombalamaları kesintisiz sürdü. Allah şâhit bütün olagelen zulme. İnşaallah cezalarını verir zâlimlerin, kahrolasıcaların. Allah zâlimleri görendir, bilendir. Karşılıksız kalmayacaktır İsrail’in zulmü. Göreceğiz inşaallah. ACIMASIZLAR varsa onları CEZASIZ bırakmayacak ALLAH var. Allah en büyüktür (Allahu Ekber).