“Boş keseli kimsenin tavsiyesi boşa çıkar.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında “BENİM YAREM GİBİ …” başlığıyla çıkan 12 Rebiu’l-Evvel 1445 (27 Eylül 2023) tarihli yazısının (www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=194&/Katld=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının sonlarından bir alıntı cümle olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

” (…) Biz insanlar ‘teşhis ve intak’ sanatına (intak: söyletme) antik çağdan beri tutkunuzdur ve insana mahsus tuhaflıkları hayvanlar, giderek bitkiler üzerinden dile getirmeğe bayılırız. (…)”

Ahadî zâtın külliyât itibariyle mertebeleri

 

“Ahadî zâtın külliyât i’tibâriyle altı mertebesi vardır. Ve cüz’iyyât i’tibariyle mertebelerine nihayet yoktur:

Birincisi: “Lâ-taayyün”, “ıtlâk” ve “baht zâtı” mertebesidir. O mertebenin bu isimler ile tevsîmi (adlanması) taliplere merâm anlatımı içindir. Yoksa sırf zât bi’l-cümle sıfat ve nuût (sıfatlar) ve isim izâfesinden münezzeh oldugu gibi, ıtlâk (mutlaklık) kaydı ve belirme olumsuzlaması kavramından da mukaddestir. Ve bu mertebe Hak Sübhanehû ve Teâlâ hazretlerinin künhüdür (hakikatidir). Onun üstünde hiçbir mertebe yoktur, belki bi’l-cümle mertebeler onun altındadır. Ve zâtın bi’l-cümle nisbetleri ve şuunâtı (şe’nler / işler) ve onun mertebelerinin hepsi kendinde / kâmin (gizli) ve muhtefîdir (gizlenmiştir). Ve zât, zâtlığı yönünden âlemlerden ganî olduğundan tecellîden müstağnîdir. Onun tecellîsini gerektiren şey, zâtında gizli ve saklı olan nispetler ve işlerdir. Eğer kendisinde bu nisbetler ve şuûnât (işler, durumlar) olmasa idi, zât ebediyyen mütecellî olmaz idi. Ve bi’l-cümle nisbetler ve işler, zâtta müstehlek (yok olmuş) ve muzmahil (yıkılmış) olduğundan onlar bu mertebede baht zâtının aynıdır. Meşiyyet dahi diğer nispetler gibi onun bir nisbeti olduğundan Hak, ahadiyyet mertebesinde meşiyyetî (irade ile ilgili) değildir. Ve meşiyyet denilen nisbet ise zâtın ‘ayn’ıdır (hakikatidir). İkincisi: “Vâhidiyyet” mertebesidir. Bu mertebenin husûlü, sırf zâtta gizli ve yokolmuş olan bi’l-cümle nisbetlerin, yani sıfatların istidât diliyle zuhûr isteginde bulunmalarından ve zâtın dahi onları kendi mahbesleri (hapis yerleri) olan ahadiyet mertebesinden ıtlâk (salıverme) için tenfîs (nefes verme) etmesinden dolayıdır. İşte bu tenfîs ile o sıfatların sûretleri ilâhî ilimde sâbit olur. Bu tenfîs zâtın kendisinde, yine kendisine kendi zâtı ile vâki olan tecellîsinden ibarettir. Ve bu tecellîye “feyz-i akdes” derler. Ve ilim mertebesinde sâbit olan sıfatların sûretleri Hakk’ın zâtının bunlarla belirmesinden ibarettir. Ve bu mertebenin ismi “Allah”tır. “Vahidiyyet” tesmiyesi (ikiliği) bi’l-cümle isimlerin Allah küllî (tümel) ismi altında toplanmalarından dolayıdır. İlim mertebesinde belirmiş olan bu sûretlere “sâbit hakîkatler” derler; ve “ilâhî hakikatler” de tabir ederler. Zîrâ ilâhî sıfatların sûretleridir. Ve mümkinlerin hakikatleri ve istinâdgâhıdır. İşte bu mertebede zâtî irade dahi, diğer nisbetler gibi, zât mahbesinden ıtlâk olunduğundan (salıverildiğinden), sırf zât, irade nisbeti ile mütecellî olmakla, bi’l-cümle nisbetler sûretleri, bu irade nisbeti altında “ilahî ilm” mertebesinde belirmiş olurlar. Ve “meşiyyet” (irade), zâtın zuhur ve izhâra eğilim ve isteğinden ibârettir. (…) Ve sırf zât bu mertebenin bâtını, vahidiyyet mertebesi ise sırf zâtın zâhiri olur.

Üçüncüsü: “Ruhlar mertebesi”dir. Bu mertebe mutlak zâtın ilim mertebesinden bir derece daha kesifleşmesinden ibârettir.

Âdemî Kelimede içkin “İlâhî Hikmet”in Beyânı

 

“Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz Allah katından desteklenmiş ve muhammedî temiz şerîat ile mukayyed (kayıdlı / itibarî) bulunduğu halde, peygamberî pâk iz üzere giderek edeb lisanıyla Allah katından teyid edilmiş olan ve başkalarını da teyid eden temiz muhammedî şerîat ile kayıdlı olup başkalarını da kayıdlayan kulların zümresinden olmaklığı Allahü zü’l-Celâl hazretlerinden recâ (niyâz) eder. Ve bu dünyevî var olmada (S.a.v.) efendimizin ümmetinden olup bilcümle hâllerde ona tâbi olduğu gibi, uhrevî berzahlar ve ilâhî mertebelerde o Hazret’in havâssı (özelliği) zümresinde mahşûr (haşr edilmiş) olmasını ümit ettiğini beyân buyurur.

“Dirilt Ölüyü O Kalbindir”

 

Şems-i Tebrizî‘nin eserlerinden günümüze kadar gelmiş tek eseri olarak bildiğim, tercümesi Tâhirü’l Mevlevî‘ye ait, Hilmi Beyca tarafından yayına hazırlanmış olan, BÜYÜYENAY Yayınları’ndan, ismi bu yazının başlığını teşkil eden, Menâkıbü’l-Ârifîn’de Yer Alan Makalât-ı Şems-i Tebrizî’den On Faslın Tercümesi’ni içeren kitabın birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Şems-i Tebrizî Hazretleri bir gün Mevlânâ’nın medresesinde muarefeden ( karşılıklı tanışma, ülfet) bahsediyordu. Buyurdu ki: Hak sübhanehu ve Teâlâ bütün halktan üç şey ister. Biri itaat, diğeri makbul amel, üçüncüsü hatırda tutmaktır. İtaat imandır, makbul amel ubûdiyettir (kulluk), hatırda tutmak ise marifettir.

Ey sâlik (bir yola giren), kendi yükünü başkalarına yükletme. Yani kimseye yük olma. Bilakis onların yükünü yüklen yani hizmetlerinde bulun. Halktan ümidini kes, bilakis kendi malını onların önüne koy.

Herkes izzet (güçlü, üstün, galip, saygın olmak) ve azamet (büyüklük, yücelik) tâlibidir. Sen zelil ve hakir olmanı iste.

Yûsufî kelimede mündemic(içkin) ‘nûrî hikmet’in beyânı

 

Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin Fusûsu’l-Hikem isimli ünlü eserinin Tercüme ve Şerhini yapan Ahmed Avni Konuk‘un bu değerli çalışmasını Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın yayına hazırlamışlar ve Nisan 2017’de Yedinci Baskısı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları’nca (İFAV) çıkmıştır. Bu eserin II. cild’inin başlıkta belirtilen fass’ından (fass’ın çoğulu fusûs) yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

‘Nûrî hikmet’in Kelimeye tahsîs olunmasındaki sebep budur ki, misâl âlemi, nûrânî âlem ve Yûsuf (a.s.)ın keşfi dahî ‘misâlîdir. Ve Yûsuf (a.s.)a, misâlî hayâlî sûretlerin keşfine ilişkin olan ilmî nûrî saltanat görünür oldu. O da en kâmil vech (hakikat) üzere “ta’bîr ilmî”dir. Yûsuf (a.s.)dan sonra bu ilmî bilen, o hazretin mertebesinden bilir ve onun rûhâniyetinden alır. İmdi (o halde) hakiki nûr öyle bir nûrdur ki, onun vâsıtasıyla eşyâ (şeyler) idrâk olunur, fakat kendisi idrâk olunmaz. Zîrâ o, nisbetler ve izâfetlerden soyutlanması yönünden Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin zât hakikatidir. İşte bunun için (s.a.v.) Efendimiz’den “Rabb’ini gördün mü!” diye sûal olundukda “Bir nurdur, ben onu nasıl görürüm?” Yanî o soyut nûrdur; onu görmek mümkün değildir, buyurdular. Dolayısıyla zât hakikati olan hakikî nûr’u mazharlar (zuhur yerleri), nisbetler ve izâfetlerden tecerrüdü (soyutlanması) itibariyle görme ve idrâk mümkün değildir. Velâkin mertebelerin perdeliliği arkasından mazharlarda idrâk mümkündür. Rubâî: / Tercüme: “Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit, onun pertevinde (ışığında) göz nurdan kamaşır. Velâkin bulut perdesinden zuhûr ettiğinde, bakan kusursuz olarak tamâmen onu görür.