Adalet üzerine, “Teklif”den (Eylül 2022-Sayı 5) alıntılar olarak o sayıdaki bazı yazılardan bazı sözler

 

İki aylık düşünce dergisi Teklif’in bu sayısı Adalet üzerine. Bu yazıyı o dergide çıkan yazıların bazılarından yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak.

“Adalet, bulunduğu mertebelere göre vahdetin veya birliğin dağılımıdır. Şimdi bu birlik, ahlâk söz konusu olduğunda; siyaset, iktisat, fizik dünya söz konusu olduğunda tahakkuku değişen bir birliktir. Bundan dolayı neye göre o adaleti sağlayacağımız, hangi bağlamda konuşuyorsak o bağlamdaki ölçüye göre belirleniyor.” (Ömer Türker)

“ Bu o kadar önemli ki, fizik dünyada bile nesnelerin kendi imkân ve kabiliyetlerine göre varlık sahnesinde temsil edilmeleri, onların âdil bir şekilde var-olmaları anlamına geliyor. Bunu topluma uyguladığımız zaman: Toplum içindeki kişilerin sahip oldukları imkân ve kabiliyetler oranında toplumda yer edinmeleri yani her türden artı değerden pay almaları… İmkân ve kabiliyetleri dikkate almayan, dolayısıyla bir şeyin haddini aşan, hakikatini de çiğnemiş olur; bu da adaletsizliktir. Kısaca, nispet meselesini ve birlikle olan ilişkisini çok iyi çözümlememiz gerekiyor. Belki bu noktada Ayhan hocam matematiksel perspektiften bir şeyler söyleyebilir.” (İhsan Fazlıoğlu)

Enis Doko’nun “Kuantum Teorisi ve Bilinebilirliğin sınırları” başlıklı yazısından alıntılar

 

Başlıkta belirttiğim yazı 2 aylık düşünce dergisi olan Teklif’de (Temmuz 2022/ Sayı 4, s.126-132) çıktı. O yazının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“İnsanlık tarihinde açıklama gücü göz önüne alındığında tartışılmaz en başarılı teori Kuantum teorisidir. Atom, moleküler, nükleer, optik, katı hal fiziği, temel parçacık fiziği, yıldızların çalışması gibi onlarca farklı alandaki neredeyse her gözlem Kuantum teorisi tarafından büyük bir hassasiyet ile açıklanmaktadır. Ancak tüm bu başarıya rağmen Kuantum teorisi insan sezgileri ile çelişen, anlaşılması zor fenomenler öngörmektedir; bu fenomenlerin hepsi akıllıca tasarlanmış çok sayıda bağımsız deneyler ile doğrulanmaktadır.

İhsan Fazlıoğlu’nun “Varlık Bağı ile Bilgi Bağı Çatalında ‘Gayb’ “başlıklı yazısından alıntılar

 

2 aylık düşünce dergisi olan Teklif’de (Temmuz 2022 / Sayı 4) çıkan İhsan Fazlıoğlu’nun başlığı belirtilen yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“(…) Bu yazı çerçevesinde gayb kavramını metafizik, bilinmeyen / bilinemez ve numen ile sınırsız ve sonsuz gibi diğer ilgili kavramlardan farklı misdâklara (ölçütlere) sahip kabul ediyoruz. Felsefe-bilim tarihindeki tartışmalara girmeden metafizikten, daha çok, gerçekliğin mekân-zamandaki cismân^ı temsillerinin, oluşlarının ve davranışlarının cismân^ı olmayan yüzünü araştırmayı anlıyoruz. Bu yüz yani cismânî olmayan, ancak ve ancak cismânî olan üzerine etkisini dikkate alarak incelenebilir.

Mesnevî Hikâyeleri’nden biri (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hazırlayan: Şefik Can, Ötüken Yayınları, 17.Basım 2022)

 

“Üzümü her biri başka bir adla tanıyan dört kişinin üzüm için kavgaya tutuşmaları” başlıklı (c. 2, 3681, bu kitapta s. 187-188) hikâye

“Bir adam dört kişiye bir miktar para verdi. ‘Bu para ile işinize yarayanı alın!’ dedi. Dört kişiden biri, ‘Bu parayı engür’e verelim.’ dedi.(İranlı) Öbür arkadaşı Arap idi. ‘Aksilik etme!’ dedi. ‘Ben Engür istemem, ineb isterim.’ Onlardan birisi Türk idi. ‘Ben ineb istemem, üzüm isterim.’ dedi. Rum olan bir başkası, ‘Bırakın bu lâfları!’ dedi. ‘Bu para ile istafil alalım’ dedi. (dipnot: istafil Rumca, ineb Arapça, engür Farsça üzüm demektir.) Derken dört kişi birbirleriyle çekişmeye, döğüşmeye başladılar. Çünkü adların anlamından haberleri yoktu. Onlar ahmaklıklarından birbirlerine yumruk atıyorlardı. Çünkü bilgiden bomboş, bilgisizlikle dolu idiler. Orada çeşitli dil bilir, sır sahibi üstün bir er bulunsa idi onları uzlaştırır, barıştırırdı. Onlara derdi ki: Ben bu para ile hepinizin istediğini alırım. Hiçbir ard düşünceye kapılmadan, hile yoluna sapmadan gönlünüzü bana verirseniz, bu paranız istediğiniz şeylerin hepsini yapar. Bu paranızla dördünüz de muradınıza erersiniz. Dört düşman uzlaşır, birleşir. Sizin her birinizin sözü ayrılık belirtir, savaş doğurur; fakat benim sözüm uzlaştırır, birleştirir. Yazık ki, Türk, Rum, Fars ve Arab’ın kavgasından engür ve ineb şüphesi çözülemedi. Manâ dillerini bilen bir Süleyman gelmedikçe, bu ikilik ortadan kalkmaz.”

“Teklif” dergisinde Ömer Türker’in “Haz, İktidar ve Tüketim Kıskacında Modern İnsan” başlıklı yazısından alıntılar

 

Ketebe Kitap ve Dergi Yayıncılığı’ndan 2 aylık düşünce dergisi olarak yayınlanan ‘Teklif’de (Kasım 2022/Sayı 6) çıkan Ömer Türker’in o yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(…) Hicrî 4. e 5. yüzyıllarda insan idrakinin işleyiş sürecine dair tartışmalar daha merkezî bir konum işgal eder. Bütün bu tartışmaları birleştiren harç konumundaki mesele ise teklifin hakikatidir. (…)

İbn Sînâ sonrasında Fahreddin er-Râzî ile birlikte de özellikle bilincin hakikati ve kuvvelerle ilişkisi sorunu merkeze taşınmış, ruh-beden ayrımı ve ilişkisi sorununu ikincilleştirmiş hatta kısmen önemsizleştirmiş ve ikinci klasik döneme damgasını vurmuştur. Tasavvufta İbnü’l-Arabî öncesinde insanın mahiyeti ve idrâk güçleri sorunundan ziyade insanın kulluk sürecinde yaşadığı haşyet, teslimiyet, sahv ve sekr gibi hallerin oluşumu ve marifetlerle ilişkisi tefekkürün merkezinde iken İbnü’l-Arabî ile birlikte insanın Varlık’ı temsili ve bütün var olanları kuşatması sorunu merkeze taşınmıştır. İbnü’l-Arabî öncesinde hallerin tahlili, yetkinleşme sürecinin kavranması ve tahakkukunu amaçlarken ondan sonraki süreçte bu amaç bir mutasavvıfın temel gayesi olarak korunmakla birlikte insanın sıfat, fiil ve üretimlerinin nesnel ve evrensel bir izahını yapmaya doğru evrilmiştir.

Batı medeniyetinin17 ve 18. yüzyıllarında temel sorunu, insan idrâkinin mahiyeti ve sınırları iken 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısında sosyal bilimlerin yükselişiyle birlikte insan yetkinliğinin anlamı ve hangi şartlarda tahakkuk edeceği merkezî bir sorun haline gelmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu sorun merkezî konumunu kaybederek yerini tekrar bilinç ve haz meselesinin muhtelif açılardan düşüncenin gündemine oturduğu bir süreç başlamıştır.