Nûh(a.s.) ve kavmi, Furkan, Kur’ân, teşbîh ve tenzîh üzerine Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I’den alıntılar

 

“Eğer Nûh (a.s.) kavmi için iki davet arasını cem edeydi (toplayaydı), elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları apaçık davet eyledi; ondan sonra onları gizleyerek davet etti. Sonra onlara ‘Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O gaffârdır’ (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s.) ‘Yâ Rab ben kavmimi gece gündüz davet ettim, benim davetimin onlara firârdan gayrı bir artırıcılığı olmadı ‘ (Nûh, 71/6) dedi.

(…) Halbuki onun kavmi isimlerle ilgili mazharların (zuhur yerlerinin) çokluğu ile vahdetten perdeli duruma düşmüşlerdi. Nûh (a.s.) tenzihde mübalağa edip isimlerle ilgili mazharlar olan putlardan sırf -vahdete davet etti. Zîrâ her bir nebîye risâlet ilminden verilen şey, ümmetinin istidâdına göredir. Nûh (a.s.) bu hakikati bildiğinden ümmetini bir sûretle davet eyledi. Halbuki onlar çok mazharlar müşahedesinde gark olmuş bulunduklarından bu davete icabet etmediler, ve kendilerini Hakk’ın gayrı bildiklerinden putlara taptılar. (…) Velâkin onların istidâdlarının gereği küfür (inkâr) olduğundan bu cismanî sûrette de çokluk küfrü ile ahadiyet tarafını örttüler.

“Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” isimli İsmet Özel’in yazılarından oluşan kitabından (TİYO Yay. Ağustos 2021 1.Baskı) alıntılar

 

“İslâm düşmanlarının başımıza geçmeleri dünya hayatının cilvelerinden biri imiş gibi algılandı. Müslümanlığa tasallut edenlere mevki, makam, koltuk tahsis ettik.

Bunda bir hata bulmadığımız için tekrar etmekten zevk alıyoruz. İki yüz yıldır fırsat kollayan Vahhabi kuvvetleri 1916ncı Hıristiyan yılında Mekke’yi (dolayısıyla Kâbe’yi) ele geçirdi. Nasıl yaptılar bunu? Modernlik hem ideal, hem pratik olarak rakipsizdi ve bu rakipsizlik Vahhabi savaşçıların mühimmatıydı. (…) Hristiyan takviminin 1916ncı yılından sonra Hac farz olmaktan çıktı mı? Bu suâlin Müslümanlar arasında geçerli olmasını önleyen kim? (…) Ölçüleri kaybolmuş âlemde kime ne yaptığı için Müslüman diyecektik? Bunlar çetrefil ve içinden çıkılmaz suallerdir deyip yan çizmeyin. Sıraladıklarım akıl vadisindeki en parlak suallerdir. (…) (s.11)

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-l’den Melâike-i Kirâm Hakikati konusunda alıntılar

 

“Bilinsin ki, varlığın daha önce ayrıntılı anlatılan ilmî sûretleri yani insanî hakikat mertebesinden inmesi, yine o mertebede sâbit olan kudret sıfatının mazharları / zuhur yerleri yani kuvvetler ile olagelendir. Zirâ varlıkta kuvvet ve kudret olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz. Allah Teâlâ hazretleri lkuvvetil-metîndir (pek çetin kuvvet sahibi). Ve kudret diğer sıfatlar gibi hakiki varlığın işlerinden bir iş olduğu cihetle zâtının gayrı değildir. Böyle olduğu halde materyalistler onu müstakil bir şey sanıp oluş kökenini iki bağımsız varlığa dayandırdıktan sonra, birine ‘madde’, diğerine ‘kuvvet’ demişlerdir. Şüphesiz bu hüküm onların vehme dayalı zanlarından ibarettir. ‘Onların ilimden erişebildikleri işte budur.’ (Necm, 53/30) ve ‘ Hakikatte zan ise haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz.’ (Yunus, 10/36)

Sadreddin Konevî Kitaplığı ‘Tasavvuf Metafiziği’ (Miftâhü’l-Gayb) (Çeviren: Ekrem Demirli; Kapı Yay.,1.Basım: Aralık 2014)

 

Başlıkta tanıtılan kitabın Sadreddin Konevî ve Tasavvuf Metafiziği başlıklı Prof.Dr. Ekrem Demirli tarafından kaleme alınmış ilk bölümünden yapacağım bazı alıntılamalardan oluşacak bu yazı.

“(…) Yeni tasavvuf, ‘yetersiz’ kelâm ile ‘tutarsız’ metafiziğin boşluğunu dolduracak ve dinî düşünceyi yeni bir merhaleye çıkartacaktı. Bu nedenle İbnü’l-Arabî ve Konevî’nin eserlerini Gazzâlî’nin talep ettiği yeterlitutarlı disiplinin arayışı olarak görmek gerekir.

Hiç kuşkusuz bu eserler arasında en mühim üç eser vardır. Bunlardan ikisi İbnü’l-Arabî’nin, üçüncüsü ise Konevî’nin eseridir. İlk ikisi İbnü’l-Arabî’nindir, çünkü yeni tasavvuf anlayışının kurucu eserleri Fusûsu’l-Hikem ile Fütûhât-ı Mekkiyye‘dir. Tasavvuf tarihinde bu eserlerden daha önemli kitaplar yazılmadı. Bununla birlikte İbnü’l-Arabî’nin ‘akıcı’ ve ‘sahici’ bir düşünür olmasından kaynaklanan ‘basit’ üslûbunun yol açtığı sorunlar düşüncede bütünlüğü ve bağlamı takip etmede engel teşkil eder. Bu meyanda İbnü’l-Arabî, düşüncenin en yapı taşı olan kavramlarını bile rahat bir şekilde ve sınırlamaksızın kullanır, bahsettiği şeyi anlamak için bir ‘çerçeve’ aramaya icbar eder okuru! İbnü’l-Arabî’nin eserlerinin okunacağı çerçeve Konevî’nin Miftâhü’l-Gayb’ıdır.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi (Ahmed Avni Konuk, 1915-1928 arası) Cild-lll Yay. Haz. (Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, MÜİFAY 6. Baskı) Lût Fassı’ndan alıntılar

 

Bu yüce fass Lût Kelimesinde mündemic (içkin) olan melkî hikmet (şiddetle ilgili hikmet) den bahseder. Bu hikmetin Lûtî kelimede içerilmesinin sebebi şudur: Lût kavmi tabiî işler ve hayvanî şehvetlerle meşgul olmak sûretiyle yeryüzünde fesâda yol açtılar. Lût (a.s.) onları hayvanlıktan insanlığa davet etti. İnsanî vazifelerini tebliğ eyledi. Onların nefisleri kuvvetli ve perdeleri de o nisbette şedîd (katı/sert/dayanıklı) olduğundan, kabul etmeyip Lût(a.s.)a şiddetle mukabelede bulundular. Oysa cenâb-ı Lût onlara karşı zayıf idi. ‘Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı, yahut ‘rükn-i şedîde’ (şiddetli bir dayanağa) iltica edeydim‘(Hûd, 11/80) buyurdu. Ve temennîden yüce maksatları, kavminin şiddetli olan nefsânî perdelerinin kaynağı olan belirmiş varlıklarının ilâhî şiddetli azab ile helâk ve zevâli (sona ermesi) idi.

O halde ‘himmet'(çalışma, çabalama) kalbî açılımlardan olduğundan cenâb-ı Şeyh (M.İbnu’l-Arabî) bu ‘şiddetle ilgili hikmet’i ‘kalbî hikmet’ten sonra zikreyledi. Ve şiddetin mazharlarda görünür olması, ilâhî isimler gereğinden olduğu ve isimlerle ilgili sûretler olan sabit hakikatlerden haberli olma, kader sırrına vâkıf olmaktan ibaret olup, bu da Hakk’a mahsûs olduğundan ve ‘şiddetli dayanak’ olan Hakk’a iltica eyleyen kimse Hakk’ın varlığında fânî, Hak’la bâkî olduktan sonra kader sırrına ereceğinden bu şiddet hikmetinden sonra da, kaderî hikmeti beyan buyurdu.