Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-I’den sözler

 

M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınlarından 2017’de 7. Baskısı yapılmış olan, Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın’ın yayına hazırlamış oldukları başlıkta belirtilmiş kitaptan yer yer seçtiğim sözler, yapacağım alıntılamalarla bu yazıyı oluşturacak.

“Fiiller kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm (ulu melekler) ile görünür olur. İlâhî kuvvetlerin ismi enbiyâ (nebîler/resûller) aleyhimü’s-selâmda ‘melâike’dir (melekler).” (s. 27)

“Ma’lûm olsun ki, ‘varlık’ insanî hakikat olan vâhidiyet mertebesinden rûh mertebesine indiğinde üç ma’rifet hâsıl oldu ki, birisi nefs ma’rifeti yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri var edeni yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mûcidine karşı muhtaçlığını ve ihtiyacını bilmektir. Bu ma’rifet, gayrılığı kapsayıcıdır. Ve bu rûh Muhammedî(s.a.v.) rûhdur. Onun için (s.a.v.) Efendimize ‘Ebu’l-ervâh’ da (ruhların babası) derler. İnsan ferdlerinin ebeveyni hakikî Âdem olan ‘akl-ı küll’ (tüm akıl) ile ‘hakikî Havvâ’ olan ‘nefs-i küll’ (tüm nefs)dür. Bunlar zât cennetinde, yani ulûhiyet mertebesinde örtülü idiler. (s. 31-32)

Fusûsu’l-Hikem’in Dibâcesi (Önsözü)

 

Fusûsu’l-Hikem, Muhyiddin İbnu’Arabî‘nin ünlü eserlerinden biri olarak Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş (1915-1928 arasında, harf devrimi öncesi Türkçesine ve o Türkçe ile), tamamı 28 defter olan müellif nüshasından 4 cilt hâlinde o tercüme ve şerh Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın tarafından günümüz Türkçesiyle yayına hazırlanmışdır. İlk cildi 1987’de, dördüncü cildi de 1994’de yayınlanmış bu kıymetli eserin yayına hazırlanmasında maddî-manevî katkısı ve emeği olduğu bilinen Dr. Selçuk Eraydın 1995 yılında bu çalışmaların ardından bir trafik kazası vesilesiyle ebedî âleme göçmüştür. Allah rahmet ve mağfiret eyleye. Âmîn.

Bu I. Cildin Dibâce-i Fusûsu’l-Hikem (Fusûsu’l-Hikem’e Giriş) bölümünden yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Senin varlığın bir günahtır ki, ona diğer bir günah kıyâs olunmaz.”

 

Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin Fusûsu’l-Hikem isimli eserinin Ahmed Avni Konuk tarafından yapılmış tercüme ve şerhini Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın günümüz Türkçesiyle yayına hazırlamışlardır. Tamamı dört cilt olan bu eserin I. Cildinin Nuh Fassından yapacağım bazı alıntılamalardan -başlığı teşkil eden cümle de bunlardan biridir (s.301) – ibâret olacak bu yazı.

‘Nefsine zâlim olan’ kimse hakikî vâhidi(bir olanı) birtakım itibarlar ile çoğaltıp bu çoklukta da vahdeti (birliği) müşahede eder (görür); ve muktesıd (orta yolu tutan) ise vâhidde kesreti ve kesrette vâhidi müşahede edip bu iki şahitlik arasını toplar; ‘sâbık’ (öne geçen) ise adedi birleştirip kesîri (çoku) ‘bir’ görür. Dolayısıyla orta yolda olan ile sâbık Hakk’ın ve halkın varlığını itibar ve isbat etmediği için hayrettedir. Şu halde ‘Hak onun hayretini ziyâde eder.’ (Nûh, 71/24). Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ‘Yâ Rab, benim hayretimi sende ziyade et (artır)!’ buyurur. Ve bu hayret övülen hayrettir.

Sadreddin Konevî’nin Miftâhü’l-Gayb adlı eserinin Ekrem Demirli tarafından Tasavvuf Metafiziği ismiyle çevirisinden bazı alıntılar

 

Konevî tam bir nazariyatçı olarak düşüncenin çerçevesini ve yöntemini kesin sınırlarla tespit ederek İbnü’l-Arabî’nin düşüncelerini herhangi bir ‘yoruma’ olabildiğince kapattı. Konevî’nin bu yaklaşımı nesnelliğin ve ‘burhanîliğin’ göreceliğe karşı mutlak bir galibiyeti olarak görülebilir.” (s.12)

“Hak kendisinde hiçbir ihtilaf (kayıt) bulunmayan salt varlıktır.” ( s.28)

“İstidatlardan mücmel (öz) olanlar gayb, tafsîlî olanlar ise şehadettir.” (s.64)

“Bilinmelidir ki bütün yaratılmış hakikatlerin, isimlere mensup mertebelerin ve onların nispetlerinin arasında, yaratılmamış ve kendilerinden kaynaklanan bir tenasüp ve tenâfür (birbirini itme) vardır.” (s.66)

“Ana-baba olmaksızın sadece çocuğun veya öncüller olmaksızın neticenin yahut kökler olmaksızın ürünlerin tek başına kaldıkları durum, Allah ile aralarındaki özel yön (vech-i has) sırrıdır.” (s.68)

“Varlıkların zuhur etmesinin -salt birliğe değil de- birleşmeye bağlı ve onunla gerçekleşmesi sırrına şu âyette işaret edilir: Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim.’ (Yasin, 36) Anla! İşaret edilen şeyi defalarca düşün ve bunları aklında tut ki Allah’ın öğretmesiyle bilenlerden olasın!” (s.69)

“Âdem bu sebeple tek el ile yaratılmış diğer mahlûkata göre üstün oldu.”

 

Buyurdu: Ey İblîs, iki elimle (yani bizzât) yarattığıma (Âdem a.s.’a şeref bahş etmek için böyle buyurulmuştur. ‘iki elimle’ demekten maksat vasıtasız, bizzat yaratmış olduğunu beyandır) secde etmenden seni hangi şey men etti? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?” (Sâd, 38/75)

Zîrâ Âdem bu sebeple tek el ile mahlûk olan diğer yaratılmışlar üzerine faziletli oldu.

Yani esmânın (isimlerin) karşı karşıya gelmesini ve tabiatın karşılıklı esasların genel görünüşü olduğunu bildikten sonra, malûmun olsun ki, Allah Teâlâ bu insan şahsının hamurunu ve tıynetini (yaratılışını) iki eli ile yoğurdu. ‘İki el’den murâd, ‘fiilî(etkin) isimler’ ile ‘infiâlî(edilgin) isimler’dir. Fiilî esmâ ulûhiyet mertebesine ve infiâlî esmâ ise imkân mertebesine dâirdir. Zîrâ varlıkta iki itibar vardır: Biri ‘etkin’, diğeri ‘edilgin’ dir. İnsanî şahıs bu iki itibarı da toplayıcıdır. Fiilî isimler ‘sağ el’ ve infiâlî isimler ‘sol el’ mesâbesindedir. Ve bu iki el birbirine mütekabildir; biri verir, diğeri alır. Bu iki elin ikisi de yemîndir. Çünkü ‘yemîn’ kuvvet mânâsına gelir. Ve fiilî esmâ da, infiâlî esmâ da kuvvetten ibârettir. Velâkin madem ki mertebe-i ilâhiye ile mertebe-i imkân arasında ‘vermek’ ve ‘almak’ nisbetleri vardır, bunların arasında fark ve temeyyüz (kendini gösterme) olduğu bellidir. Böylece fiilî ve infiâlî isimler ‘iki el’ oldu. Zîrâ müessirin tabiatte tesiri ancak tabiate uygun olan şeydedir. Tabiat ise sıcaklık, soğukluk, rutûbet ve yubûsetten (kuruluk/kuraklık) ibâret olan dört hakikatin genel görünüşü olup, bu dört esas ise birbirine mütekâbildir (biri diğerine karşılık). Bundan dolayı Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de, Âdem’in yaratılışının beyânı sadedinde ‘bi-yedeyy’ (iki elimle) tabirini ifade buyurdu (Sâd, 38/75; yazı bu âyet mealiyle başladı.) Ne vakit ki Âdem’i ‘iki el’ ile îcâd eyledi, ‘bi-yedeyy’ sözüyle kendine izâfe edilmiş kıldığı ‘iki el’ ile onun icâdına başladığı için, ona ‘beşer’ ismini verdi. Bu teşebbüs cenâb-ı ilâhîye lâyık olan bir tarzdadır. Yani mütekabil isimler ile onun icadına yönelmedir. Ve Âdem’in îcâdına ‘iki el’ ile teşebbüsü, bu insan türüne Hak Teâlâ’nın inâyetinden (lütuf, yardım, iyilik, ihsan) dolayı vuku buldu.